Trans Mahpus Esra ile Dayanışma Gecesi

Trans Tutsak Esra ile Dayanışma Ağı, kaosGL.org’a konuştu. Haberi sizlerle paylaşıyoruz.

Büyük çoğunluğun arkadaşlık veya sıradan bir diyalog kurmaktan çekindiği bir trans olarak 5 dakika sokakta dolaştığınızı düşünün. Kiralık bir eve çıkmayı, size ev verecek bir ev sahibi bulsanız bile imza toplayıp sizi apartmandan attırmak isteyen transfobik komşularınızı. Trans kimliği ile yaşayanların sıradan günlük rutinlerini bile bir eziyete dönüştüren bu resmi bir sistematikle desteklenen yaygın trans nefreti ortamı içerisinde cezaevine düşmenin içeride sizin nasıl alacağınız her nefesin boğazınızı tırmalayarak akciğerlerinize ulaşacağını düşünebilirsiniz belki. Trans Tutsak Esra Arıkan’ın koşullarını gündeme almak istiyoruz.

Eğer sosyal medya platformlarında profil fotoğraflarımıza gökkuşağı renklerini koyuyor ve eşitlik istediğimizi söylüyorsak pratikte de yapabileceğimiz somut bir dayanışma var. O halde buyurun konuyu öğrenmeye ve birlikte fikir üretmeye.

Trans Tutsak Esra ile Dayanışma Ağı’ndan arkadaşlarımız kaosGL.org’a konuştu.

“OHAL süreci hapishanelerde etkisini gösteriyor”

Esra kaç yaşında, ne işle meşgul idi? Ne sebepten ceza aldı?

Esra 37 Yaşında, 13 yıldır hapishanede tutuklu bulunuyor. Adli bir vakadan dolayı içeride. Daha önce uzun yıllar seks işçiliği yapmış.

Kendisi ile düzenli görüşüyor musunuz? Nasıl tanıştınız? En son ne zaman görüşebildiniz ve gördüğünüz kadarıyla nasıl kendisi? Ona, trans olduğu için ne gibi zorluklar yaşatıyorlar?

Esra’nın yasal vasisi yani dışarıdaki legal süreçlerde rol alan bir kişi var. Görüşlere de o gidiyordu şimdiye dek, Esra bir iki hafta evvel görüş için Trans Tutsak Esra ile Dayanışma Ağı içerisinden bir arkadaşımızın adını yazdırdı. Yani son birkaç haftaya dek, bireysel mektuplaşmalarımız, vasisi ve diğer aktivistler yoluyla iletişime geçebiliyorduk.

Esra ile iletişimimiz geçen yıl Kasım ayında maruz bırakıldığı işkence ve tecrit koşulları sosyal medya ve basında yer almaya başladığı dönem başladı. Mektuplaşmalarımız sırasında yapabileceğimiz çok şey olduğunu görünce “Trans Tutsak Esra ile Dayanışma Ağı” ismiyle bir inisiyatif oluşturuldu.

Sonrasındaki İzmir, Atina, Üsküp ve Bitola şehirlerinde dayanışma geceleri organize edildi, dönüştürdüğümüz, kullanmadığımız eşyaların satışı yapıldı, hala da devam ediyor. Özellikle tutsaklarla olan dayanışmalarda, süreklilik çok büyük önem arz ediyor.

Esra 13 yıldır cezaevinde ve sıradan bir tutuklunun sahip olduğu birçok hakka sahip değil. Kaldığı hapishanelerde  cinsiyet kimliği bahane edilerek tecritte tutuluyor. Yine aynı bahane ile havalandırma, kütüphane, atölyelerde çalışmak gibi hayatında sosyal ve ekonomik farklılıklar yaratabilecek etkinliklerden de mahrum bırakılıyor.

Yakın bir zamanda Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi’ne sevk edildi. Sevk edilmeden hemen önce  gönderdiği mektuplar hâlâ elimize ulaşmadı. Görüş için gittiğimizde de yanlış saat için bilgilendirildiğimizi öğrendik ve göremedik Esra’yı, önümüzdeki hafta tekrar görüşe gideceğiz.

OHAL süreci elbette hapishanelerde de etkisini gösteriyor. Esra ile legal bağı olmayan insanlar haricinde kimseyle görüş günü ve saati paylaşılmıyor artık. Her an yaptırım ve uygulamalar şekil değiştirebiliyor. Sosyal hayattan farklı olarak ivedilikle tavır alınması gereken durumlar oluşabiliyor tutsaklık koşullarından dolayı.

Psikolojisini, trans kimliğinden bağımsız olarak değerlendirmek çok güç. İçeri girdiğinden beri, kimlik rengi mavi olduğu için erkeklerle aynı hapishanede tutuluyor Esra. Elbette bu da onun durumunu zorlaştırıyor. Daha önce kaldığı hapishanelerde birçok kötü muamele, taciz, tecavüz ve işkenceye maruz bırakılmış bir insanın, anbean bu korkuyla tekrar karşı karşıya kalması demek oluyor Esra için erkek gardiyan ve görevlilerle muhatap olmak.

Ne gibi konularda dayanışmamıza ihtiyaç var? (Para, mektup, görüşçü…)

Bu saydıklarının hepsinde dayanışma örülebilir ve örülüyor aslında Bora. Yani geçtiğimiz aylarda bizim yazdığımız mektuplar ve yurt dışından ulaşmaya çalışan insanlarınki de dahil olmak üzere gönderilen mektuplardan bazıları ulaşmadı Esra’ya. Mektuplar, yalnızca Esra ile değil bütün tutsaklarla yegane iletişim yolumuz. Hem içeriye hem de mahkuma yalnız olmadığını hissettirmenin en somut yöntemi.

“Keyfi uygulamalar ve baskılar mahkum bir trans kadın olduğunda katlanarak artıyor”

Esra’nın trans geçiş süreci nasıl ilerliyor? Hastane veya cezaevi yönetimi zorluk çıkarıyor mu?

Esra 7 yıldır genital ameliyatı için birçok dernek ve aktivistin de dayanışmasıyla mücadele veriyor. Esra’nın kadın hapishanesine sevk edilebilmesi için, Türkiye Devleti’nin dayattığı bu operasyonu olmak zorunda. Haziran ayında, Pembe Hayat’ın ameliyat başvurusu sonuçlandı ve izin çıktı, fakat Eskişehir’deki hapishanenin doluluğu gerekçe gösterilerek Esra’nın nakli istendi. On gün önce Denizli’ye nakli gerçekleşti ama süreç uzamış oldu elbette. Keyfi uygulamalar ve baskılar mahkum bir trans kadın olduğunda ekseriya artıyor.

Başka ne gibi dayanışma etkinlikleri planlanıyor?

Esra ameliyat olduğunda hastane önünde yapmayı planladığımız şeyler var elbette. Maalesef hepimizin onu görmesine imkan yok ama belki şarkılar söyleyerek onu neşelendirebiliriz diyoruz.

Genel olarak sürecin bizi yönlendirdiği etkinlikler oluşuyor. Yani bir yerde yapabileceğimiz bir şey olduğuna inandığımızda eyleme geçiyoruz. Şu an halihazırda yurt dışında olan arkadaşlarımız sosyal merkez ve işgal evlerinde Esra için dayanışma geceleri düzenleyerek süreci paylaşıyorlar. Hem Türkiye’deki trans tutsakların genel durumu hem de Esra’nın görünürlüğü açısından bu paylaşımları önemli buluyoruz. Fransa’dan mektup atan insanlar var Esra’ya, bu onun için son derece önemli bir motivasyon kaynağı.

Esra’nın daha önceki görüşmelerini, bize yazdıklarını farklı dillere çevirerek fanzinler oluşturuyoruz. Kartpostal ve stickerlar tasarlayarak, eski kitap ve dergilerden dönüştürdüğümüz materyallerle kolajlar yaparak satış yapmaya çalışıyoruz. Yurt dışından gelen mektupların çevirisini yapıyoruz.

Esra liseyi bitirip avukat olmak istiyor. En çok zorlandığı derslerden biri İngilizce. Kütüphaneden faydalanamadığı için sözlük ihtiyacı vardı örneğin, ya da zaman zaman kıyafet ihtiyacı oluyor. Gelişen ihtiyaçlara göre eyleme geçiliyor.

Yakın zamanda bir etkinlik var mı Esra’yla dayanışmak için?

18 Temmuz’da İzmir’de Tiryaki Kedi’de bir dayanışma etkinliği düzenlenecek Esra için. Öncesinde de Trans Tutsak Esra ile Dayanışma Ağı’ndan insanlar şimdiye kadarki sürecini paylaşacaklar Esra’nın. Ağa dahil olmak, ne yapabileceğini görmek isteyen herkesi bekliyoruz oraya. Süreci paylaşmak, takipte olmak çok önemli.

İnterseks Mahpusa Uygun Açık Hapishane Bulunamadı

İnterseks mahpus Bolu’da cinsiyet kimliği sebebiyle gönderilebilecek açık hapishane bulamadı.  Sol Haberin haberini sizlerle paylaşıyoruz.

Cezaevlerinde interseks hükümlülerle ilgili yaşanan boşluk, Bolu T Tipi Kapalı Cezaevinden B.K.’nin TBMM Dilekçe Komisyonuna yazdığı dilekçeyle ortaya çıktı.

CİNSİYET KİMLİĞİNE UYGUN CEZAEVİ BULUNMUYOR

B.K. dilekçesinde, can güvenliğinin bulunmadığını belirterek koğuşunun değiştirilmesini talep ederken, cinsiyet kimliği nedeniyle konumuna uygun açık cezaevi bulunmadığından cezasını kapalı ceza infaz kurumunda tamamladı.

TEK KİŞİLİK ODAYA VERİLEMEDİ

B.K.’nin dilekçesini işleme alan komisyon, konuyu Adalet Bakanlığına sordu. Bakanlıktan da Meclis’e gönderilen yanıtta şunlar kaydedildi:

“Adı geçen hükümlünün, antisosyal kişilik bozukluğu ve cinsel kimlik bozukluğu tanılarına dair sağlık kurulu raporlarının bulunduğu, bu konuda her ne kadar ameliyat olmasa da yardımcı hormon ilaçları kullanmaya devam ettiği, halen çift cinsiyetli olduğu tespit edildi. Oda değişikliğine ilişkin talepleri yönünden, ceza infaz kurumunun fiziki koşulları, hükümlü- tutuklu sayısı, suç grupları, disiplin durumları ve ilgilinin cinsiyet durumu gibi sebepler göz önünde bulundurularak, başka bir odaya ya da tek kişilik odaya verilmesi mümkün olmamıştır. Adı geçen hakkında, cinsel durumu nedeniyle konumuna uygun açık ceza infaz kurumu bulunmaması sebebiyle, kalan cezasının kapalı ceza infaz kurumunda tamamlanacağına karar verildi.”

PSİKOLOJİK BASKIYA MARUZ KALDIĞI İLERİ SÜRÜLDÜ

Hükümlünün “Sürekli disiplin cezası verildiği, psikolojik baskıya maruz kaldığı, tekli odaya verilmediği, can güvenliğinin bulunmadığı yönündeki şikâyetlerinin de asılsız olduğu” ileri sürülen yanıtta, “Hükümlünün cinsel durumu ve ceza infaz kurumunun fiziki yetersizlikleri, tutuklu-hükümlü sayısı gibi durumlar ile hükümlünün konumuna uygun açık ceza infaz kurumu bulunmaması sebebiyle gerçekleşen bir durum” denildi.

“LGBTİ tutuklu ve hükümlüler için dayanışma sergisi: Beni Bırakma”

Sizinle T24’ün haberini paylaşacağız;

“OHAL döneminde cezaevindeki LGBTİ’lerle iletişimimiz iyice zorlaştı”

8. Trans Onur Haftası kapsamında, Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) içinde yer alan Hapiste LGBTİ Ağı’nın düzenlediği ‘Beni Bırakma’ adlı sergi “Boysan’ın Evi”nde, açıldı. Tutuklu ve hükümlü LGBTİ’lerin  eserlerinin yer aldığı sergide Maltepe, Metris, Bafra, Eskişehir, Bolu, Tarsus, Tekirdağ, İzmir Menemen gibi Türkiye’den pek çok cezaevinden eserler, İstanbul’da “Boysan’ın Evi’nde” bir araya geldi.

Sergi, 5 Eylül 2015 tarihinde arkadaşları Mert Serçe ve Zeliha Deniz (Zeliş Deniz) beraber bir trafik kazasında hayatını kaybeden ve kamuda çalışan ilk açık LGBTİ olan Boysan Yakar’ın evinde düzenlendi. Boysan’ın Evi, ailesi ve arkadaşları tarafından bu tür etkinliklerin düzenlendiği bir yer olarak varlığını koruyor. Hayattayken, Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü’nün danışmanı olarak çalışan Boysan Yakar’ın annesi Sema Yakar da sergideydi.

“Bu evde LGBTİ hareketinin tarihini görüyoruz” 

Mikrofonumuzu ilk ona uzattık, Boysan’ın yatak odasında düşüncelerini bizimle paylaştı:

Sema Yakar “Ben çok mutlu ve gururluyum. Bu etkinliğin özellikle bir ilk olması ve kendine özel bir etkinlik olması beni çok mutlu ediyor. Çünkü bu evi, bu hizmet için sivil toplum kuruluşlarına açarken istedik ki sesini çıkaramayan bütün kitleler buradan sesini duyurabilsin. Orda, kapalı duvarlar arkasında yaşayan arkadaşlarımızın sesini biraz da olsa duyurabilmek istedik. İnanıyorum ki bu sergiye gelen insanlar buradan başka bir insan olarak çıkacaklar. Gerek topluma, gerek o insanlara daha başka bakacaklar. Bu evde olması, benim için çok kıymetli ve değerli. Bu eve çok değişik kitleler geliyor, sergi, toplantı, etkinlik düzenliyorlar. Bu evde LGBTİ hareketinin tarihini görmeye çalışıyorlar. Dışarıya da bunu anlatıyorlar. Ev, böyle bir misyon taşımaya da başladı. Ev, kendi kendini var ediyor. Oğlum da kamuda çalışan ilk erkek açık LGBTİ’ydi. Geçen hafta Şişli Belediyesi afiş astı ‘LGBTİ hakları, insan haklarıdır’ diye. Bunlar gurur verici şeyler. Bu evde her şey gönüllülük üzerine ayakta duruyor.”

CİSST Yönetim Kurulu üyesi Hilal Başak Kaplan, 2012 yılından beri Hapiste LGBTİ Ağı’nı oluşturduklarını ve pek çok derneğin de bu çatı altında yer aldığını söyleyerek şunları ekledi:

“Bu ağın içinde pek çok LGBTİ dernek, avukat, aktivist ve bu alanda çalışan insanlar var. Bu sergiyi de özellikle bu ağ içinden KADAV ve Pembe Hayat’la hazırladık. Biz tutuklu ya da hükümlü ayırmadık. Mahpusluların eserleri burada. Onlar, maddi sıkıntı çekiyorlar. Biz boncuk göndermek istedik, mümkün olmadı. Şunu eklemekte de fayda görüyorum: LGBTİ mahpuslar diğer mahpuslar gibi içerdeki kurslardan faydalanamıyorlar. Trans mahpuslar çoğunluk olarak erkek mahpusların olduğu koğuşlarda oluyorlar. Öyle olunca da idare güvenlik gerekçesiyle istemiyor. Atölye ve kurs çalışmalarına çıkmalarını engelliyorlar. Üretim yapabilecek malzemeye ulaşamıyorlar. İdareden idareye de fark var. onların gözünde daha ‘iyi’ bir mahpussa malzemelere ulaşabiliyorlar.”

Pembe Hayat’tan Demhat “Çok sessiz kalıyoruz, hapisteki arkadaşlarımızı buraya aktarmak için neler yapabiliriz?” diye düşündüklerini şu sözlerle ifade etti:

“Sergi yapalım dedik, mahpustaki arkadaşlarımıza bir mektup hazırladık. Biz sergi yapacağız, istediğiniz her işi yollayabilirsiniz dedik mektupta. Sonra işler gelmeye başladı; birileri öykü yazdı, birileri şiir yolladı, birileri resim yapmak istedi, birileri boncuk yapmak istedi ve birileri de ‘Biz mektuplarımızı iletmek istiyoruz’ dedi. İşlerimizi önümüze serdik ve bunlardan bir sergi oluşturduk. Kendi aralarında da güçlü bir dayanışma var. Biri öğrendiğini diğerlerine anlatabiliyor. Mesela bizim mektubu yolladığımız 10 kişiydi ama daha çok insandan eser geldi. Kendi içlerinde dayanışma, iletişim ve örgütlenme ağı var. Bu ağın buraya taşması bizim için önemliydi.”

Metin“Sanatın gücünden faydalanmak istedik”

Sergiyi düzenleyenlerden aktivist Metin, video sanatı ürettiğini söyleyerek, sanat üreten kolektiflerde yer aldığını ve daha önce de sergiler düzenlediklerini ifade etti. Metin, sanatın güçlü ifadesinden faydalanmak istediklerini söyleyerek şunları ekledi:

“Sanat meselesi yeni değil, sanatın güçlü bir tarafı olduğunu biliyoruz. Demhat sergiyi önerdiği zaman çok iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Bir panelden, karşılıklı konuşmadan ziyade, o da önemli tabi, daha çok insana ulaşabileceğimizi düşündük. O sanatın güçlendirici yönü herkesin alan açtığı bir şeye dönüştü, çünkü sanat sana bir şey söylüyor seni o alanda bırakıyor ve onu sen kendin dolduruyorsun, bir galeriden, böyle bir evden değişmiş, dönüşmüş olarak çıkabiliyorsun.”

– Neden sergi için Boysan’ın Evi’ni seçtiniz?

“Boysan’ın Evi’nde olması önemliydi. Galerilerin önemi var tabi ama bunların dışında duygusal olarak bağ kurabileceğimiz bir şey olsun istedik. Burası bir ev, cezaevindeki insanların içerden dışarıya değil de içerden içeriye bir şeyler göndermesini istedik. Burası ev sıcaklığında. Bir yandan da Boysan’ın Evi aktivizm için de önemli bir yer; Boysan, Mert ve Zeliş arkadaşlarımızı kaybettiğimiz bir ev. Sergiyle de bu evde güzelce yayıldık aslında, salonda, yatak odasında da işler var. Boysan da böyle topuklu ayakkabı, peruk giyen biriydi. Cezaevindeki trans mahkumlar en çok ayakkabı, peruk, ve cımbızdan mahrum kalıyorlar. Ve orası Boysan’ın makyaj yaptığı alandı, burada onu da yâd etmiş oluyoruz.”

– İçerden eserler gelirken herhangi bir engele takıldınız mı?

Bizim onlarla tek iletişim yolumuz mektup. Ve bu da bu süreçte uzayabiliyor. Belki bir şeyler göndermek isteyen insanlar geç kalmış olabilir, haberim olsa ben de gönderirdim diyenler olabilir. Sadece PTT ile gönderebiliyorlar, mesela bir arkadaşımızın resminin dışarıya çıkması için, başka bir arkadaşımızın annesi tarafından bize iletildi. Kargoyla göndermesinde sorun yaşamış.

“OHAL döneminde iletişim iyice zorlaştı”

Kadınlarla Dayanışma Vakfı’ndan (KADAV) Beyza Bilal vakfın Hapiste LGBTİ Ağı’nın bir parçası olduğunu ekleyerek OHAL döneminde tutuklu ve hükümlülerle iletişim kurmanın daha da zorlaştığını vurguladı:

“Daha önceden de sivil toplum örgütleri ya da aktivistler cezaevlerine giremiyorlardı. Orda bir izleme çalışması, denetleme ancak mektuplar üzerinden ne olup bittiğini öğrenebiliyorduk. Fakat OHAL süreciyle birlikte cezaevinden gelen haberler, ulaşabildiğimiz kadarıyla, disiplin cezalarının artması, cezaevleri arası sevkler gibi durumlar yaşandı. Bizim iletişimimiz onlarla daha çok koptu, avukat görüşleri bile yasaklanabiliyor. Sergimizin bu süreçte olmasının da önemli olduğunu düşünüyorum. İçerde bir şeyler oluyor kadınlar ve LGBTİ’lere yönelik. Ama bunun iletişimini kurmamızın önünde OHAL sürecinde devlet var.”

“Hoş geldin kızım”

Metin, cezaevlerine girerken uygulanan çıplak üst arama durumundan duyduğu rahatsızlığın altını çiziyor:

“En büyük sıkıntıları cezaevine girerken uygulanan aramalar. Soyunup aranmak çok onur kırıcı bir durum. Çok rahatsız oluyorlar. Cezaevi çalışanlarına toplumsal cinsiyet eğitimi verilmesi gerekiyor. Ama bazen güzel şeyler de oluyor. Bir arkadaşımızın bizimle paylaştığı anısını anlatayım. Bir cezaevi müdürü arkadaşımız cezaevine girdiği zaman görünüşünden herhalde anlamış ve arkadaşımıza ‘Hoş geldin kızım, sakın korkma biz sana destek olacağız’ demiş. ‘Kızım’ demek bile trans mahpusları çok mutlu ediyor. Sevindiriyor bu bizi.”

26 Haziran’da başlayan sergi, 2 Temmuz tarihine kadar 13.00 ve 18.00 saatleri arasında ziyaretçilere açık olacak.

27 Haziran 2017

“LGBTİ mahpusların üretimleri sergileniyor”

Sizinle T24’ün haberini paylaşacağız;

8. Trans Onur Haftası kapsamında düzenlenen “Beni Bırakma” sergisi, LGBTİ mahpusların içerideki gündemini dışarıya taşıyor

İsmini bir LGBTİ mahpusun mektubundan alan ‘Beni Bırakma’ Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği/Türkiye Hapishane Çalışmaları Merkezi, Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği ve Kadınlarla Dayanışma Vakfı işbirliğiyle düzenleniyor. Bugün (26 Haziran 2017) başlayan sergi 2 Temmuz Pazar gününe kadar 13.00 –18.00 saatleri arasında Boysan’ın Evi’nde görülebilecek.

5 Eylül 2015’te trafik kazasında hayatını kaybeden LGBTİ aktivisti Boysan Yakar’ın evi bir süredir sivil toplum kuruluşları ve öğrenci kulüpleri için etkinlik alanı sağlıyor. Sergi ekibinden Metin Akdemir, ‘Bu sergiyi Boysan’ın Evi’nde yapmak bizim için çok önemliydi. Boysan, Zeliş ve Mert ile buluşmuş gibi hissediyoruz’ diyor.

Üç derneğin özgücüyle gerçekleştirilen serginin çıkış noktası, cezaevindeki LGBTen Hilal Bİ’ler için bir alan açmak ve görünürlük sağlamak.

Gazeteduvar’dan Aynur Tekin’e söyleşi veren Başak Demirbaş, Demhat Aksoy ve Metin Akdemir’in yanıtları şöyle:

Öncelikle sergiyi düzenleyen Hapiste LGBTİ ağından bahsedelim. Ağ hangi dernekleri, inisiyatifleri kapsıyor ve neler yapıyor?

Hilal Başak Demirbaş: Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği, uzun zamandır cezaevindeki LGBTİ bireylerle ilgili hak ihlalleri takibi ve görünürlük çalışmaları yapıyor. Bu kapsamda 2012 yılından beri özel ihtiyacı olan mahpuslar için oluşturulan ağa  LGBTİ’lerle çalışan sivil toplum örgütleri, oluşumlar, aktivistler, eski LGBTİ mahpuslar gibi farklı kesimlerden oluşan bir katılım var. Her sene bir atölye yapıyoruz ve sorunları konuşuyoruz. Belli gündemlerimiz oluyor. Bu gündemlerden bir tanesi de sergi yapma fikriydi. Bunun için küçük bir ekip oluşturduk ve CİSST (Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği), Pembe Hayat ve KADAV olarak işe koyulduk. Yani bu sergi üç derneğin ortak çalışması. Yer olarak da Boysan`ın Evi`ni kararlaştırdık. Sonrasında daha onur haftaları sergilerinde deneyimi olan Metin (Akdemir) bize dahil oldu.

Peki sergi fikri nasıl ortaya çıktı?

Demhat Aksoy: CİST`in yaptığı hapiste LGBTİ toplantısına, Pembe Hayat adına ben de katılmış ve sergi önerimi paylaşmıştım. Bu toplantıda görünür olamamak en çok üzerinde durduğumuz başlıklardandı. Cezaevleri görünürlüğü olan yerler değil; hele ki LGBTİ hareket açısından. Biliyorsunuz son dönemlerde sergi yapmak biraz popüler bir şey oldu; ama gerçekten etkili bir yol. Mesela ben onur haftası sergilerini dört gözle beklerim. Çünkü insanlar buralarda bir şeyleri görme ve anlama fırsatına erişebiliyorlar.

Cezaevlerinde yaşanan o kadar çok sorun var ki bunu medyaya yansıtamıyoruz, LGBTİ hareketinin ya da birlikte iş yaptığımız kadın örgütlerinin gündemine sokamıyoruz. Bu sebeple görünür bir iş yapalım dedik. Cezaevinden gelen mektupları sergilemek istememizin sebebi de bu. İnsanlar mektupları kendi gözleriyle görsün ve okusun istiyoruz. İşlerin görünüşleri ya da profesyonel olup olmamaları birinci önceliğimiz değil; çünkü bütün bu işlerin manevi değeri çok büyük.

LGBTİ mahpuslarla ne zamandır mektuplaşıyorsunuz? Mektuplarda ne gibi sorunlarla ve paylaşımlarla karşılaşıyorsunuz?

Demhat Aksoy: Üç derneğin de mektuplaştığı LGBTİ`lerin sayısı hemen hemen aynı aslında. İlk başladığımız günden bu yana çok daha fazla kişiyle mektuplaşıyoruz. Ben Pembe Hayat`a ilk girdiğimde 15-20 kişiyle yazışıyorduk, şu anda bu sayı 70`in üzerinde. 2013 yılından beri Pembe Hayat`ta çalışıyorum ve o tarihten beri LGBTİ mahpuslarla mektuplaşıyorum. Okuduğunuz mektupların hiçbiri artık hayatınızdan kopuk bir yerde duramıyor, hayatınıza dahil oluyor ve siz de onların hayatlarına dahil oluyorsunuz. Çünkü bu mektuplar dışında başka bir iletişim kanalları yok. Cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimlerinden dolayı aileleri zaten reddediyor. Öte yandan LGBTİ mahpusların sorunlarını açık olarak bir dernek ya da bir kuruluşa yazması aslında biraz da cesaret işi. Bunu yaparken ‘ben açık eşcinselim’ demek durumundalar. Bu anlamda yaşadıkları zorlukları paylaşmak benim için çok değerli olmuştur.

Sergide yer alan işlere nasıl ulaştınız? Böyle bir sergi yapılması LGBTİ mahpuslar tarafından nasıl karşılandı?

Demhat Aksoy: Üç dernek bir araya geldi ve ortak bir matbu bir mektup hazırladı. “Bir sergimiz var ve orada sizin işlerinizin görmek istiyoruz” dedik. Çağrımız oldukça olumlu karşılandı. Kendi mektubunu gönderenler de oldu, hikaye ya da şiir yazanlar da. Mesela bir akrostiş de yer alacak sergide. Resim ya da yazı gibi bir sınırlama da yok. Çok güzel işler geldi açıkçası, ben hepsinde ayrı ayrı heyecanlandım.

Hilal Başak Demirbaş: Aslında şunu söylemekte fayda var: Süreci mahpuslara yolladığımız matbu bir mektup üzerinden planladık. Maddi durumu kötü olan ve yaptığı işleri gönderip bunların satılmasını isteyen mahpuslar var. Beklentiler farklı olabiliyor. Bunun gibi durumlarda öncelik gönderilen ürünlerin satılması oluyor. Buna ek olarak benim bu zamana kadar hiç mektuplaşmadığım iki mahpus, bu süreçte bana yazdı ve “siz boncuk işi topluyormuşsunuz, biz de yollayalım”  dedi. En çok ihtiyaç duyulan şey bunların satılması ve mahpusların ihtiyaçlarının giderilmesi. Sergiye maddi olanaksızlıklar sebebiyle katılamayanlar da oldu. İçerideki öncelikler dışarıdakilerden çok daha başka olabiliyor ve maddi koşullar mahpusların birçok şeye erişimini engelleyebiliyor.

Demhat Aksoy: Tabii buradaki tek amaç sadece ürünleri sergilemek ya da satmak değil. Hapisteki LGBT’lerin yaşadığı hak ihlallerini ve oradaki gündemi dışarıya taşımak istiyoruz. Sergide bir arada ve dayanışma içinde olacağız, bu dayanışma övülecek bir şey.

Ne tür işler sergilenecek?

Metin Akdemir: Aslında çok melankolik ve hüzünlü bir şey yapıyoruz ve bundan kaçmak çok zor. Ama sergileyeceğimiz her şey o kadar tutkulu ki… Mesela ‘love’ yazan anahtarlıklar var ya da devletin ona verdiği kimliğini istemeyen ve kendi kimliğini çizen bir LGBTİ mahpusun çalışması var. Pentür işler var, gökkuşağı bayrağının altında oturan ve geleceğe umutla bakan bir çift var. Yani çok çeşitli diyebilirim. Sanatın dönüştüren gücü, bu sergide çok fazla hissedilecekmiş gibi geliyor bana. Benim çalıştığım en heyecan verici sergi bu oldu diyebilirim. Her ne kadar melankolik ve hüzünlü bir yanı olsa da her şeye rağmen umut dolu! Hepsi hayata dair çok tutkulu işler ve içerideki insanlar şunu demek istiyor ‘biz vazgeçmedik buradayız.’ Love Wins bu aralar çok popülist bir şeye dönüştü; ama Love Wins içeride tüm gücüyle devam ediyor ve aşka dair tutku hiç bitmiyor.

Çok fazla sayıda kartpostal ve ayraç bastırdık. Sergiye gelen insanlar bu kartpostalları alsınlar ve içeriye yollasınlar istiyoruz. Bir de belki de cezaevlerine göndermek için bu süreçte neler yaptığımızı anlatan matbu bir rapor hazırlarız.

Bir yandan da şöyle bir şey yapmayı düşünüyoruz: Cezaevindeki LGBTİ mahpusların en çok hasret kaldığı şey topuklu ayakkabı, peruk ve cımbızmış. Serginin bir köşesine bunları da koymak istiyoruz istiyoruz.

Sergilenecek işlerin interaktif bir yanı var. Özellikle mektuplar cezaevindeki gündelik hayatı ve ihlalleri dışarı taşıyacak. Bu etkileşimle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Metin Akdemir: Biz bir çağrı yaptık ve bu çağrıya hem içeriden hem dışarıdan karşılık geldi. Aslında her iş çağrımıza bir cevap. Bu sergi karşılıklı olarak iletişim kurabilecek bir alan. Bu sergiyi Boysan`ın Evi gibi önemli bir yerde yapmamız da çok önemli. Yani biz bir evde toplanacağız ve bize ses veren tutsakların işlerini sergileyeceğiz. Bu da bana çok etkileyici geliyor.

Sergiden sonra LGBTİ mahpuslarla nasıl bir paylaşımınız olacak? Neler olduğunu bilmek ve görmek isterler diye düşünüyorum.

Hilal Başak Demirbaş: Serginin bir kataloğunu hazırladık. Bu kataloğu mahpuslara göndereceğiz. Hem kendi yaptıkları işleri basılı halde görmeleri hoş olacak hem de bu yolla daha çok insana ulaşmaya çalışacağız. Evet LGBTİ mahpuslar diyoruz; ama trans erkeklere, lezbiyenlere ya da biseksüellere o kadar kolay ulaşamıyoruz. Yoğunluklu olarak trans kadınlara ulaşabiliyoruz. Belki bu çalışma yeni alanları açar ve yeni insanlara ulaşabiliriz.

Bir forum da yapılacak sanırım, sergi kapsamında?

Forum, ‘hapiste LGBTİ’ başlığında sergiye pararlel olarak gerçekleştirilecek. Hapishanelerde yabancı olduğumuz bedenler üzerinden yaşadığımız ihlalleri konuşacağız. Cezaevinden yeni çıkmış bir LGBTİ arkadaşımız da katılacak. Cezaevinde tanık olduğu hak ihlallerini ve sorunları anlatacak. Forum, 1 Temmuz Cumartesi saat 18.00’da yine Boysan’ın Evi’nde olacak.

Hilal Başak Demirbaş: Mektuplarda bazı problemlerden, ihlallerden bahsediliyor. Bunları gelenlerle bir forum üzerinden konuşmak istiyoruz. Gelenler de sürece dahil olabilecek. Bütün bunları bir panel formatından çıkararak bir forum formatına sokmak ve dışardan gelen insanlarla neler yapabileceğimizi konuşmak istedik. Belki hapishanelerdeki sosyal çalışmacılar ya da daha farklı kanallardan birlikte iş yapabileceğimiz insanlar da bu foruma gelir ve daha farklı kişilere ulaşabiliriz. Tutukluluk süreci yeni biten bir arkadaş da bizimle olacak. Bu katılım da tartışmayı güçlendirecektir.

Peki, serginin adı neden Beni Bırakma? Bu isim nasıl ortaya çıktı?

Metin Akdemir: Hapiste LGBTİ’den bir arkadaşımıza, cezaevinde mektuplaştığı mahpus aşık oluyor ve bir mektubunda sayfalarca ‘beni bırakma’ yazıyor. Sergimizin adı buradan geliyor. Bu sergi içerideki insanların sesiyse, isminin de onlardan gelmesi iyi olur diye düşündük. ‘Meseleye dair yayılan hüznü yenilemek doğru değil, umut veren bir isim bulalım’ dedik. Fakat istesek de istemesek de bu hüzün hepimizin üzerinde. Belki de bu hüzün bizi güçlendiriyordur, ben melankolinin güçlendirici bir tarafı olduğuna inanıyorum.

26 Haziran 2017

Pembe Hayat Derneği Trans Mahpusları Anlattı

25. LGBTİ+ Onur Haftası kapsamındaPembe Hayat LGBTİ Dayanışma Derneği’nden Selin Berghan ve Demhat Aksoy “Türkiye’de Trans Kadın Mahpuslar”ın sorunlarını anlattılar. Kaos GL’nin haberini sizlerle paylaşıyoruz.

67 trans kadınla mektuplaşıldı

Berghan geçtiğimiz günler yayınlanan “Türkiye’de Trans Kadın Mahpuslar” raporunu sundu. Pembe Hayat’ın trans mahpuslarla iletişiminin derneğin Genel Başkanı Buse Kılıçkaya’nın tutuklanması ile güçlendiğini hatırlatan Berghan rapora dair şunları söyledi:

“Raporumuz, temelde Pembe Hayat’ın cezaevinde bulunan trans kadınlardan aldığı mektuplara dayanıyor. 2008 yılında yönetim kurulu başkanı Buse Kılıçkaya’nın cezaevine girmesiyle başlayan trans mahpuslarla dayanışma çalışmaları, 2014 yılında nefret cinayeti ile katledilen Dilek İnce adına açılan “Giysi Bankası” ile sistematik hale geldi.”

2008-2016 tarihleri arasında 67 trans kadınla yapılan mektuplaşmaların rapora dahil edildiğini hatırlatan Berghan, “Dilek İnce Giysi Bankası ile trans kadınlarla mektuplaşma sistematik hale geldi ve 2014-2016 yılları arasında 150 mektup cevaplandı” dedi.

“Trans kadınlar kimlikleri nedeniyle ‘suçlu’ görülüyor”

Ulusal ve uluslararası mevzuatları hatırlatan Berghan, raporda ortaya çıkan hak ihlallerini şöyle sıraladı:

“Trans kadın mahpusların adalete erişim sorunları ceza-adalet sistemine girmeden başlıyor. Trans kadınlar, trans kimlikleri nedeniyle “suçlu” görülüyor. Türkiye’de yasal olarak LGBTİ kimliklerine sahip olmak suç olmasa da, genel olarak LGBTİ bireylere özelde trans kadınlara karşı ayrımcılık hayatın her alanında elle tutulur bir somutluk taşıyor.

“Trans kadınlara karşı şiddet haklı görülürken, trans olma halinin kendisi cinayet davalarında bile ceza indirimine gerekçe olabiliyor. Trans kadınların fail olduğu davalarda ise süreç benzer davalara göre çok daha hızlı ilerliyor. Trans kadınların suçu, bu ülkede herkesinkinden daha hızlı kanıtlanıyor.”

Karakollarda kötü muamele

Berghan, dava sürecinden önce trans kadınların karakollarda polis tarafından kötü muamele görerek ikinci kez mağdur edildiğini vurgulayarak, “Sözlerinin ciddiye alınmaması, güvenlik güçleriyle ilgili şikayetlerinin sonuçsuz kalması, avukat tutamayanlar için atanan baro avukatlarının davalarda bulunmaması, hakimlerin ayrımcı tavırlarının hapis cezası kararını etkilemesi, cezaevi idaresine yapılan şikayet başvurularının sonuçsuz kalması adalete erişimde yaşadıkları sorunlar olarak sıralanabilir” dedi.

Cinsiyet kimliğinin reddi

Trans mahpusların adalete erişimin yanı sıra cinsiyet kimliklerinin reddedilmesi dolayısıyla cezaevlerinde sorun yaşadıklarını belirten Berghan, cezaevlerinin ikili cinsiyet sistemine göre tasarlanmış yapılar olduğunu hatırlattı ve ekledi:

“Trans kadınlar nüfus cüzdanlarındaki renge göre, erkeklerin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiş erkek hapishanelerine yerleştirilir. Bu durum trans kadınlar için birçok hak ihlaline neden oluyor ve şiddete maruz kalma riskini arttırıyor. Erkek memurlar tarafından çıplak arama trans kadınlar söz konusu olduğunda kurala dönüşmüş oluyor.

“Erkek cezaevlerinde tutulan trans kadınların cımbız, ağda gibi ihtiyaçlarının karşılanmaması, erkek kıyafeti giymeye zorlanmaları ve ‘erkek gibi’ yaşamaya mecbur bırakılmaları, saçlarının kesilmesi yine cinsiyet kimliğinin reddi anlamına geliyor.

“Kendilerine ait paraları yoksa, dışarıdan başka birinden destek görmüyorlarsa ve güvenlik nedeniyle İş-Kur’un işlerinde çalıştırılmadıklarından, maddi açıdan çok zorluk çekmekte, temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale geliyorlar.”

“Adalet sistemindeki ayrımcılığa karşı eğitim ve düzenlemeler yapılmalı”

Berghan trans kadın mahpusların ‘güvenlik’ gerekçesiyle tecrit altında tutulduklarını bu sebeple bütün haklarından mahrum bırakıldığını vurgulayarak, “Bütün bunlar çok keyfi ve işkenceye varan uygulamalara dönüşüyor” ifadelerini kullandı.

Berghan, raporun sonuç bölümünde bütün bu ayrımcı uygulamalara karşı önerilerini sunduklarını söyledi. Bu önerilerin bazılarını şöyle sıraladı:

“Trans kadınların, hayatın her alanında yaşadıkları ayrımcı uygulamalar ve şiddetin önlenmesi ve transfobi ile mücadele etmek için öncelikli olarak cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ibarelerinin eşitlik ve ayrımcılık karşıtı yasalara eklenmesi gerekiyor.

“Adalet sistemindeki transfobi ve homofobi ile mücadele etmek için tüm personelin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği eşitliği konularında eğitilmeleri gerekiyor. Ayrıca bu temelde ayrımcılık yapan kamu personeli hakkında cezai işlem yapılması da ilgili yönetmeliklere eklenmelidir.

“Cezaevine yerleştirilirken uygulanan çıplak aramaya derhal son verilmesi gerekiyor.

“Tüm mahpuslar gibi, trans mahpuslar da cezaevlerine girişte sağlık kontrolünden geçmeli ve sağlık hizmetlerinden eşit olarak yararlanmalıdır.”

Rapora ulaşmak için tıklayınız.

Trans mahpuslar için bir umut: Dilek İnce Giysi Bankası

Berghan’ın ardından söz alan Demhat Aksoy, Pembe Hayat’ın Dilek İnce Giysi Bankası’ndan bahsetti.

Aksoy; Pembe Hayat’ın 20 Kasım 2014 yılında Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Haftası kapsamında kurduğu Dilek İnce Giysi Bankası’nın, adını 2006 yılında Eryaman olaylarında pompalı silah ile öldürülen trans kadın Dilek İnce’den aldığını belirtti ve ekledi:

“Dilek İnce Giysi Bankası bir dayanışma ağı çevresinde, gönüllülerin yardımları ile ilerliyor. Banka, gönüllülerden gelen temiz, kullanılabilir kıyafetleri, ihtiyaç sahibi mülteci ve mahpus LGBTİ’lere derneğimize gelen; Kaos GL ve Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin ilettiği mektuplar doğrultusunda ihtiyaçlara yönelik olarak iletiliyor. Dilek İnce Giysi Bankası kurulduğundan bu yana, 10 toplu gönderim yapıldı. 2014 yılında yapılan ilk gönderim 30 kişiye ve 2016 Mart ayı gönderiminde 70 kişiye ulaştık.”

“OHAL ile birlikte cezaevlerine ulaşmakta zorlanıyoruz”

Trans kadın mahpuslarla düzenli mektuplaşmaları sonucu çok farklı şehirden mahpuslara ulaşabildiklerini, bu mektuplaşmaların sadece ihtiyaç temini için olmadığını bir dayanışma ve sosyal hizmet ağına dönüştüğünü hatırlatan Aksoy sözlerine şöyle devam etti:

“Dilek İnce Giysi Bankası artık kendi kendisini örgütleyen bir yapıya dönüştü. Yayın yolladığımızda bazen hapishanelerde sansür ile karşılaşabiliyoruz. Kaos GL dergisinin iletilmediği durumlar yaşadık. Özellikle OHAL ile birlikte daha önce mektuplaştığımız kişilerden haber almakta zorlanıyoruz. Cezaevlerini ziyaret ettiğimizde mektuplara el konulduğunu öğreniyoruz.”

“Trans kadınlara ısrarla ‘bey’ diye sesleniyorlar”

Av. Yalçın Koçak da Pembe Hayat adına LGBTİ mahpusları ziyaret ettiklerini, bu ziyaretlerde mahpusların kendilerine yaşadıkları yoğun ayrımcılığı aktardığını söyledi:

“Cezaevinde trans kadınlara özellikle ve sürekli ‘bey’ diye sesleniyorlar. Buna itiraz ettiğimizde ise ‘nonoş’ gibi ifadeler kullanmaya başlayan cezaevi görevlileri oldu. Gardiyanlar trans kadın mahpusların taleplerini değerlendirmiyor. Mektubu alıp köşeye atıyor. Biz, bütün müvekkillerimizin yasalar gereği suçsuz olduğunu iddia etmiyoruz. Biz yargılama mercii de değiliz. Ancak trans olmanın kendisinin suç olarak algılandığını, adalet sisteminin tamamen ayrımcılık üzerine kurulu olduğunu söylüyoruz.”

Trans kadın mahpusların cezaevlerinde diğer mahpuslara göre daha yalnız hissettiklerini de vurgulayan Koçak, hukuki yöntemlere paralel olarak Dilek İnce Giysi Bankası gibi örnekleri çoğaltmak gerektiğini belirtti.

Trans kadın mahpusların mektuplarından…

Raporda yer alan trans kadın mahpusların mektuplarında yer alan ifadelerden bazıları şöyle:

“Hakaret, küfür, aşağılama… mahkumlara alıştım, kulak asmıyorum, ama o devlet memuru… neler çekiyorum, hiçbir şikayet dilekçemi herhangi bir resmi makama ulaştıramıyorum.”

“Cezaevlerinde bulunan, spor hariç, hiçbir aktiviteden yararlanamıyoruz. 15 günde bir spor salonuna bir saatliğine çıkıp spor yapmaya çalışıyoruz, fakat koğuşta her gün voleybol oynuyoruz.”

“Cinsel kimliğim nedeniyle 2 yıldır beni hep tek kişilik bir odada rehineler gibi tutuyorlar. Güvenlik sağlıyoruz diye tecrit ediyorlar. Her bir sorununu, her bir ihtiyacını işkenceye çeviriyorlar.”

“Timsahın ağzındayız. İsteyen bizi çiğneyebiliyor, çünkü bunların dokunulmazlıkları var. Ne savcı, ne infaz hakimi ne başsavcı ne Adalet Bakanı ne de mahkeme bunlara dokunmuyor. O nedenle cezaevi idaresi o kadar çok insanlık suçu işliyor ki.”

“Tek suçumuz tercih ettiğimiz hayat. Tek suçumuz özgür yaşamak.”

 23.06.2017

Proudly powered by WordPress | Theme: Baskerville 2 by Anders Noren.

Up ↑