“Trans mahpuslar: Cezaevi koşulları, hak ihlalleri, mücadele yöntemleri”

Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20-23 Mayıs 2021 tarihinde düzenlediği Salgın Sonrası Dönemde İnsan Hakları Gündemi sempozyumunda Hazal Akpınar’ın “Trans mahpuslar: Cezaevi koşulları, hak ihlalleri, mücadele yöntemleri” başlıklı sempozyum bildirisi Türkçe ve İngilizce olarak yayınlandı.

Bildirinin sonuç bölümü aşağıdaki gibi:

“Bazı durumlarda örgütler ve aktivistler bir kişinin ya da grubun yaşadığı bir hak ihlaline anlık tepki vererek onu anında çözmeyi hedeflemektedirler. Ancak mektupların gecikmesi ya da cezaevinden bilgi alınmaması bu doğrudan müdahaleyi zorlaştırmaktadır. Yukarıda da belirtildiği gibi mektupların geç ulaşması ya da hiç ulaşmaması hak savunusunun niteliğini ve doğrudanlığını etkilemektedir. Bilginin dışarı çıkmaması aktivistleri ve kurumları cezaevinde yaşananlara dair karanlıkta bırakmaktadır ve etkili bir savunu geliştirilmesini engellemektedir. Çoğu durumda avukatı ya da vasisi olmayan kişi yaşadıklarını kamusallaştıramamakta, doğru bir mücadele örgütlenememektedir. Bu durumda da mahpuslar bir hak ihlali döngüsünün içinde kalmaktadırlar.

İletişimden kaynaklanan aksamalar, sıkıntılar ve cezaevinin sansür mekanizması hak ihlallerine doğru zamanda müdahale etmeyi, bunları kamusal alana taşımayı ve mahpusun yaşam koşullarını düzeltmeyi engellemektedir. Öte yandan faillerin cezasız kalmasına ve mahpusun failin nefretine daha açık hale gelmesine neden olmaktadır. İkili cinsiyet sisteminin yarattığı zorluk, trans medikalizm ve cezaevinin trans mahpusların güvenliğini sağlayamaması nedeniyle verilen mücadeleler nihayete erememektedir, kazanım sağlanamamaktadır. İletişimden kaynaklanan zorluklar hak mücadelesinin kamusallaştırılmasını zorlaştırdığı için devlet ve kurumlar üzerinde etkili bir baskı oluşturulamamaktadır ve trans mahpuslar cezaevinde kendi başlarına kalmaktadır. Devlet LGBTİ+ mahpuslar özelinde bir çözüm yolu geliştirmemektedir.

Son yıllarda, yani 2015’ten beri bir pembe hapishane, LGBTİ+ hapishanesi yapımı gündeme gelmiştir (Demirbaş 2016; Koyuncu 2015). Güvenlikleri ve refahları bahane edilerek cis- heteroseksüel olmayan herkesi bir hapishaneye koymak gibi bir çözüm ortaya atılmıştır. Çalışmamdan çıkan sonuca göre LGBTİ+ mahpuslar için bir cezaevinin olup olmaması gerektiği sorusuna şu şekilde cevap verilebilir:

Öncelikle esas sorun cezaevinin kendisi, yani onun örgütlenişidir (Foucault 2015). Cezaevlerinin yönetiminde ve işleyişinde en göze çarpan özellik keyfiliktir. Yasal boşluklar, mesela nefret suçunun tam olarak tanımlanmamış olması, transları kapsayıcı koruyucu bir yasa olmaması cezasızlığa neden olmaktadır. Buna bir de cezaevinin bilgi paylaşma konusunda isteksiz olması ve şeffaf olmaması eklenince cezaevleri dokunulamaz ve nüfuz edilemez katı bir yapı haline gelmektedir. Cezaevlerinin kapalılığı, nüfuz edilemezliği ve şeffaf olmaması yanında bir diğer özelliği de devletin dışında bir devlet gibi işlemesidir. Gardiyanlar cezasızlık, korunma ve yönetimdeki keyfi uygulamalar nedeniyle kendilerini adaleti sağlayan ve cezayı veren kişiler olarak görmektedirler ve bu şekilde davranmaktadırlar. Gardiyanları, yönetimi dahi LGBTİ+ kişilerden oluşturulmuş bir cezaevinde nihayetinde bu iktidar yapısı korunacaktır ve yeniden üretilecektir. Translığın kültürel inşası cezaevi içerisinde yeniden kurulacaktır.

Öte yandan sadece LGBTİ+ mahpusların yerleştirildiği, “işaretlenmiş” bir hapishane onları dışarıdan gelebilecek şiddete daha açık kılmaktadır. Zaten kamusal alandan dışlanan transların böylece tekrardan bir ayrımcılığa ve yalnızlaştırmaya maruz kalmaları ve toplumdan dışlanmaları tehlikesi ortaya çıkacaktır.

Devletin makro politikaları cezaevinin mikro politikasını etkiler. Örneğin İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi ve devletin “LGBTİ’ler yoktur” söylemi cezaevindeki mahpusları da şiddetin ve ayrımcılığın (ve yok saymanın) hedefi haline getirmektedir. Çünkü devletin söylemleri transfobiyi beslemekte ve cezasızlığın teminatını vermektedir. Bir LGBTİ+ hapishanesi devlet nezdinde onların kabul edilmesi değil, aksine izole edilerek kapatılmasıdır.

Trans mahpuslar ele alındığında, FB’nin belirttiği gibi, “katmanlı bir ötekilik” ve dolayısıyla “katmanlı bir maruz bırakılmışlık” mevcuttur. Kapatılma halinin yanında cinsiyet kimliklerine yönelik bir baskı, transfobi kaynaklı şiddet ve kötü muameleye maruz kalmaktadırlar. Sosyalleşebilecekleri, kendilerini ifade edebilecekleri bir yer olmadığı gibi bedenlerine de müdahale edilen, bedenleri biçimlendirilen mahpuslar olmaları bakımından trans mahpusların durumu kendine özgü yanlar içermektedir. Transların deneyimlerini şekillendiren tahakküm yapısı genital temelli yerleştirme ve sınıflandırma, translara yönelik şiddetin ve baskının cezasız kalması gibi sebeplerden dolayı eşzamanlı, çok yönlü ve katmanlıdır. Onları merkezine alan bir mücadele de mahpusları analitik bir yapıya yerleştirmeden, farklı mahpusluk durumları göz ününe alınarak geliştirilmelidir. Eşitlikle birlikte farklılığın da vurgulanması gerekmektedir. Çünkü sabitleşmiş kimlik kategorilerini ve göstergeleri reddederken bir üst- kimlik olarak translığın kurulması ve yerleştirilmesinden kaçınmak önemlidir.

Kaynakça

Demirbaş, H. B. 2016. Türkiye’de LGBTİ Mahpus Olmak. İstanbul: TCPS Kitaplığı.

Foucault, M. 2015. Hapishanenin Doğuşu. Çev. Mehmet Ali Kılıçbay. İstanbul: İmge.

Koyuncu, R. 2015. Voltaçark. İstanbul: Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği. “

“Bize Bir Yasa Lazım”: LGBTİ+ Mahpuslar


CİSST LGBTİ+ tematik alan temsilcimiz Meriç G. Doğan’ın 28.11.2021 tarihinde Velvele.net’e yazdığı haberi sizlerle paylaşıyoruz:

LGBTİ+’ların ayrımcılığa karşı anayasal talepleri, örgütlü LGBTİ+ mücadelesinin en başından bu yana temel amaçlarından birisi. Anayasal tanınırlık ve eşitlik ilkesinde kapsanma talebi, LGBTİ+’ların cinsel yönelimleri ya da cinsiyet kimliklerinden doğru ayrımcılığa uğramadan toplumsal yaşamda varlıklarını sürdürebilmeleri adına önemli bir talep. Belki heteronormatif toplum yapısından biraz ayrıcalık biraz uyum, belki biraz da izolasyonla hasbelkader yaşayan pek çok LGBTİ+ için bu taleplerin önemi görmezden gelinebilirken, sosyal tecrit üzerine kurulu, dışarıyı içeriye, içeriyi dışarıya kapatan ceza infaz sistemi içerisinde herhangi bir sebepten özgürlüğünden mahrum bırakılan LGBTİ+ mahpuslar için anayasal tanınırlık ve eşitlik ilkesinde kapsanma talebi hayati önem arz ediyor. Çünkü koruyucu ve önleyici yasalar olmadığı sürece ceza infaz sistemi, kırılgan sosyal gruplara yönelik sistematik şiddetin önünü açabiliyor. Bu yazıyla Türkiye’de LGBTİ+ mahpusların koşullarını anayasal tanınırlık ve eşitlik ilkesi çerçevesinde inceleyebilmeyi umuyorum. 

“Ayrımcılığa karşı bize bir yasa lazım”

LGBTİ+’lar uzunca bir süredir “bize bir yasa lazım” demeye hem kamusal hem de siyasi alanda devam ediyor. İlk girişimlerden birisi 2007 yılında Kaos GL’nin o dönemki sivil anayasa tartışmalarına “eşitlik” ilkesi altında dahil olma talebine yönelik yazdığı mektubu dönemin cumhurbaşkanına, TBMM başkanına, başbakanına, ilgili bakanlara, TBMM Adalet Komisyonu ve Anayasa Komisyonu üyelerine göndermesi. İlerleyen yıllarda LGBTİ+’ların anayasal talepleri ara sıra gündeme gelmekle beraber, konu sık sık dönüp dolaşıp eşcinsel evliliklere, Türkiye toplumunun buna hazır olmayışına, bu tarz bir tanınırlığın 22. Yüzyılın konusu olduğuna gelir. LGBTİ+’ların eşitlik talepleri 2015 ‘e kadar Gezi hareketinin de etkisiyle çeşitli sol ve muhalif örgütlenmenin de gündemine girer. Ancak 2015 yılı LGBTİ+ların kamusal görünürlüklerine ve meşruiyetine yönelik baskının şiddetini iyice arttırdığı yıl olacaktır.  Tam da 6. İstanbul Trans Onur Haftasının “Bize bir yasa lazım” demesinin hemen ardından 28 Haziran 2015 günü 13. İstanbul LGBTİ+ Onur yürüyüşünün engellenmesiyle LGBTİ+ların kamusal görünürlüklerine ve meşruiyetine yönelik baskının ve şiddetin katlanarak arttığı yeni bir döneme giriliyor. 

13. OnurYyürüyüşünün engellenmesinin ardından 2016 yılında sonradan Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun kurulmasına sebep olacak Ayrımcılık Mevzuatı ve Eşitlik Kurulu Yasası tartışılmaya başlanıyor. Yasada potansiyel olarak LGBTİ+’ların kapsandığı hiç bir ibare bulunmuyor. Bunun üstüne  “ayrımcılığa karşı bize bir yasa lazım” diyerek “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” temelli ayrımcılığın kapsanmasını talep eden 50 LGBTİ+ örgütü birlikte açıklama yapıyor. Ancak bu çabalar yanıtsız kalıyor. 

Bugün 2021 yılının son aylarında hala LGBTİ+’lara yönelik ayrımcılığa karşı bir yasadan söz edemiyoruz, üstelik LGBTİ+’lara yönelik siyasi ve toplumsal baskılar ağırlığını artırıyor. Bu durum LGBTİ+’ların toplumun her alanında ayrımcılığa maruz kalmalarına sebep olurken, bu ayrımcılıkların yarattığı sonuçların tazminine yönelik sürdürülebilir sosyal hizmetlerin oluşmasını da zorlaştırıyor. 2016 yılında tanınmayan cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılıklar bugün 6701 sayılı Kanun ile “işkence ve kötü muameleyle etkin mücadele etmek ve bu konuda ulusal önleme mekanizması işlevini yerine getirmekle” görevlendirilmiş olan TİHEK’in LGBTİ+ mahpusları ayrımcılıktan korumada işlevsiz kalmasına sebep oluyor. 

Türkiye’de LGBTİ+ mahpus olmak

LGBTİ+ özneler için katı ikili cinsiyet ayrımının uygulandığı sivil ve resmi bütün mekanlar, öznelerin bedenlerine ve var oluşlarına yönelik çeşitli ayrımcı pratikler uygularlar. Bunlar norm kabul edilen ve makbul olan bedensel ve ruhsal varoluşları ödüllendirirken, bu kalıplar dışında kalan varoluşları doğrudan ya da dolaylı şekillerde cezalandırır. Geleneksel toplumsal cinsiyet algılarının sınıflandırıcı özellikler sergilediği her alan LGBTİ+’ları sözlü ve fiziksel şiddete açık hale getirir. Resmi kurumlarda kadın ve erkek dışındaki cinsiyetlerin tanınmadığını, trans kimliklerin ise patolojik olarak değerlendirildiklerini ve kimliklerindeki cinsiyet hanelerini değiştirmek istedikleri koşullarda da, kendileri bunu tercih etmese dahi bir takım hormonal ve medikal süreçlerden geçmek zorunda bırakıldıklarını görmek mümkün. Öte yandan heteroseksüellik hem resmi hem de sosyal yapılarda normatif olarak toplumsal yeniden üretime dahil oluyor. Kendini sürekli yeniden üreten na-trans heteroseksüellik bu yolda kendine karşıtlıklar belirliyor, bu karşıtlıklar üzerinden kendini yeniden üretirken aynı zamanda ötekileri de kıyılara itiyor. Tarihsel olarak bu durum, özellikle Batı’da Avrupa ülkelerinde sodomi yasaları ile kriminalize edilirken Türkiye’de seyrinin daha farklı olduğunu görüyoruz. Türkiye’de teoride cinsel yönelim temelli ayrımcılığı doğrudan mümkün kılan yasalar olmasa da pratikte norm dışı cinsel yönelimlerin marjinalize edildiğini, dışlandığı, etiketlendiğini ve hatta yasal açıklar kullanılarak cezalandırıldığını (bkz: kabahatler kanunu) görebiliriz. 

Bu ayrımcı pratiklerin en yoğun karşılaşıldığı resmi kurumlardan birisi ceza infaz sistemi olarak karşımıza çıkıyor. Erving Goffman hapishaneleri “total kurumlar” olarak tanımlar, bunlar içeride tutulanların tüm yaşantısını kapsama iddiasında olan, dışarıyla arasına katı ve keskin sınırlar koyan ve dolayısıyla içeridekiler üzerinde “total” bir tahakküm kurma potansiyeli taşıyan kurumlardır. Bu çift taraflı bir kapanmadır, içeriyi dışarıya, dışarıyı içeriye kapatır. Bu potansiyel tahakküm rejimi ve kapalılık bazı mahpusları diğerlerinden daha fazla etkileyecektir Bu noktada karşımıza özel ihtiyaç sahibi mahpuslar çıkmaktadır; akıl sağlığı ihtiyaçları olanlar, engelliler, etnik ve ırksal azınlıklar ve yerli halklar, yabancı uyruklular, LGBTİ+ bireyler, yaşlılar, ölümcül hastalığı olanlar, ölüm cezası almış olanlar ve daha nicesi hapishane ortamından daha fazla olumsuz etkilenme olasılığında olan gruplardan yalnızca bazılarıdır.  LGBTİ+ mahpuslar özelinde de ceza infaz sisteminin kuşatıcı yapısı, bürokratik işleyişi, toplumsal cinsiyete dayalı sınıflandırıcı pratikleri bu ayrımcılıkların oluşmasına alan açan en temel özellikleri oluşturur. Bu ayrımcılıklar, yapısal yetersizlikler, uygulanan mevzuatların kapsayıcı olmayışı ya da önerdiği belli bir “ıslah” biçimi ve sosyal varoluş şeklinden doğru ortaya çıkmaktadır.

LGBTİ+ mahpuslar için Türkiye’de ceza infaz sisteminde olmak ne anlama geliyor?  LGBTİ+ mahpuslar kimliklerinde bulunan cinsiyet hanesine göre bir hapishaneye yerleştirilir, burada kuruma kabul sırasında ya da sonrasında kurum idaresine kimlikleriyle ilgili açıldıklarında genel popülasyondan ayrı bölümlere yerleştirilirler. Trans mahpuslar özelinde bu açılma süreci doğrudan sözlü gerçekleşmeyebilir. Bu durum iki şekilde karşımıza çıkıyor; eğer kurumda LGBTİ+ mahpuslara tahsis edilmiş bir koğuş varsa koğuşa alınır, yoksa tekli hücrede tecrit edilir. Bir ceza infaz yöntemi olarak hapsetmek, sosyal tecriti temel almaktadır, ağırlaştırılmış müebbet hükümlüleri dışında kimsenin tek tutulması yasal değildir, dolayısıyla LGBTİ+’lara uygulanan tecrit ikincil bir cezalandırmaya yol açar. LGBTİ+ beyanı olmayan mahpuslarla karşılaşmanız tehlikeli varsayılır ve bu olası tehditten korunmanız gerekir, bu koruma ise “güvenliğinizi” sağlamak adına sizin sosyal temas imkanlarınızın kısıtlanması anlamına gelecektir. Başka bir deyişle, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğiniz dolayısıyla cezalandırılırsınız. Halbuki bu “koruma” yalnızca öteki mahpuslardan korumadır, sizi kurum personelinin olası sözlü, fiziksel ya da psikolojik şiddetinden korumaz. Bu korumayı sağlamadığı gibi içerideki hiyerarşik yapılanma, olası ayrımcı eylemler karşısında  aksiyon almanıza engel olabilir. Bu sosyal tecridin ekonomik karşılıkları da vardır, çalışma ve açık hapishane hakkınız elinizden alınabilir, bu duruma sebep olarak sık sık “kapasite yetersizliği” gösterilir. Üstelik halihazırda ekonomik olarak güçlü bağlarınızın olmadığı, sizi dışarıda ya da içeride destekleyebilecek birileri olmadığı koşullarda başka mahpuslara ekonomik olarak bağımlı olmanıza da sebep olabilir.

Ceza İnfaz Sistemi Sivil Toplum Derneği, Türkiye’de LGBTİ+ mahpus olmak üzerine 2012 yılından beri çalışmalar yürütüyor. Bu çalışmalar arasında mahpuslarla mektuplaşma, insan hakları başvuruları, soru önergeleri, hak ihlallerini raporlama gibi çalışmalardan bahsetmek mümkün. Bu bağlamda, LGBTİ+ mahpusların LGBTİ+ olmalarından doğru ortaya çıkan ve yıllardır değişmeyen birkaç ana sorundan söz etmek mümkün;

·  LGBTİ+ mahpusların Türkiye’deki her hapishanede uygulanacak özel ihtiyaç ve iyi hallerine yönelik girişim yoktur.

·  LGBTİ+ mahpuslar yargı, infaz ve infaz sonrasında adalete erişimde zorluk çekmektedir.

·  Genel popülasyondan ayrı tutulan LGBTİ+ mahpuslar fiili tecrite maruz bırakılmaktadır.

·  Mahpusların ekonomik, sosyal ve psikolojik destek ihtiyaçlarının genel olarak ailelerinden alması beklenir, LGBTİ+ kimlikleri dolayısıyla aile bağları güçlü olmayan mahpuslar çeşitli boyutlarda yalnızlaştırılmaya maruz bırakılır.

·  CİSST’e mektup ve danışma hattı üzerinden yapılan başvurular ceza infaz kurumu çalışanları ya da mahpuslar tarafından LGBTİ+ öznelere yönelik ayrımcı uygulamaların, sözlü/fiziksel ve/ya cinsel şiddet olaylarının sık rastlanan durumlar olduğunu göstermektedir. Bu ayrımcılık ve şiddet olayları sonrası süreçler ise çoğu zaman maruz bırakılan tarafın iyi halini gözetecek şekilde işletilmemektedir. 

·  Hastane ziyaretleri LGBTİ+ mahpuslar için sancılı süreçler olarak karşımıza çıkar. 

·  Her hapishane yönetimi ve hapishanenin bulunduğu ildeki hastaneler trans-spesifik sağlık hizmetleri konusunda bilgili değildir, bu durum trans mahpusların trans-spesifik sağlık hizmetlerine erişimlerinde zorluk yaşamalarına sebep olmaktadır. 

·  İkili cinsiyetlendirilmiş yapıda kurgulanan hapishaneler, LGBTİ+’ların ihtiyaç duyduğu ancak kurum iç kantininde bulunmayan ihtiyaçlar söz konusu olduğunda sorun yaratmaktadır. LGBTİ+ mahpuslara yönelik infaz sisteminde bir iyileştirme yapılmaması mahpusların ihtiyaçlarına uygun eşyalara erişememesine sebep olur.

Ayrımcılık karşıtı yasalar ve kurumlar LGBTİ+’ları neden kapsamıyor?

Hapis cezanızın infazıyla kısıtlanan haklarınız ile mahpus haklarınızın kesişiminde “insan onuruna yaraşır” bir ceza infazı temenni edilir. Haklarınız, önleyici uygulamalar ve izleme faaliyetleri de bu amaç etrafında düzenlenmektedir. Türkiye’nin ulusal mevzuatı olan Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un (CGTİHK) infaz koşulları için belirlediği temel iki ilke şu şekildedir: 

(1) Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin kurallar hükümlülerin ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, doğum, felsefî inanç, millî veya sosyal köken ve siyasî veya diğer fikir yahut düşünceleri ile ekonomik güçleri ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılmaksızın ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınmaksızın uygulanır. 

(2) Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazında zalimane, insanlık dışı, aşağılayıcı ve onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz.

Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası mevzuatlarda da şu ibareler geçmektedir:

Avrupa Cezaevi Kuralları 1. Maddesi : “Özgürlüğünden yoksun bırakılan tüm kişilere insan haklarına saygılı bir şekilde davranılmalıdır. “

Mahpusların Islahı İçin Asgari Standart Kurallar’ın 60. Maddesi ilk fıkrası : “Kurumun uyguladığı rejim, mahpusların sorumluluğunu azaltmadan veya insan onuruna gösterilen saygıyı düşürmeden, hapishane yaşamı ile özgür yaşam arasındaki farkı asgariye indirmeye çalışır. “

Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi 26. Maddesi : “Herkes, hukuk önünde eşittir ve hiç bir ayrımcılığa tabi tutulmaksızın hukuk tarafından eşit olarak korunma hakkına sahiptir. Hukuk bu alanda her türlü ayrımcılığı yasaklar ve herkese ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir fikir, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya başka bir statü ile yapılan ayrımcılığa karşı etkili ve eşit koruma sağlar.”

Hem ulusal hem de uluslararası mevzuatlarda hukuk önünde eşitlik, ayrım ya da ayrıcalık tanınmaması, işkence ve kötü muamelenin önlenmesine yönelik maddeler bulunmaktadır. Bu mevzuatların hiç birinde cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılıklara yönelik bir koruma doğrudan belirtilmese de olası bir korumanın 9217 Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin Infazı Hakkında Kanunda (CGTİHK) “diğer toplumsal konumlar”, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nde (KSHUS) ise “başka bir statü” ile talep edilebileceğini varsayabiliriz. Ancak söz konusu ulusal önleme mekanizmaları olduğunda yukarıda bahsi geçen “diğer” ya da “başka” statülere yer verilmediğini görüyoruz. 2016 yılında “Ayrımcılığa karşı bize bir yasa lazım” diyerek bir araya gelen LGBTİ+ derneklerinin talepleri tam da buradan ortaya çıkmıştır. Bu Kanunun 3. Maddesi kapsamında “cinsiyet, ırk, renk, dil, din, inanç, mezhep, felsefi ve siyasi görüş, etnik köken, servet, doğum, medeni hâl, sağlık durumu, engellilik ve yaş temellerine dayalı ayrımcılık yasaktır.” yer alır ancak cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılığa yer verilmediği gibi bu bağlamda yorumlanabilecek “diğer toplumsal konumlar” ya da “başka bir statü” gibi ibarelere de yer verilmemiştir. Sonuç olarak ayrımcılığa karşı yasalarda doğrudan kapsanmayan LGBTİ+’lar önleyici kurum ve mekanizmalar söz konusu olduğunda tamamen kapsam dışı bırakılmıştır.

Bize neden bir yasa lazım?

LGBTİ+’ların eşit hak ve tanınırlık talepleri sık sık “eşcinsel evlilik” ile ilişkilendirilir ve çoğu zaman da toplumun buna hazır olmadığı iddia edilerek hasır altı edilir. Halbuki evlilik hakkından önce sistematik olarak ayrımcılığa maruz bırakılan LGBTİ+ öznelerin eğitim, sağlık, çalışma gibi temel haklarına LGBTİ+ olmayan vatandaşlara oranla daha zor eriştiğini, bu haklardan yararlanmak istediklerinde de mobing, şiddet veya ayrımcılığa maruz kaldıklarını, bu durumu önlemek adına da pek çok koşulda kimliklerini gizlemek zorunda kaldıklarını görebiliriz. Hukuki tanınırlık ve koruma bu ayrımcılıkların önüne geçmeye, ayrımcılığın yaşandığı koşullarda LGBTİ+ öznelerin haklarını korumaya yarayacaktır. 

Modern hukuk devletlerinde insan haklarını ve onurunu koruyan hukuk sistemidir, bu sistemi işler hale getiren ve  temelini oluşturan hukuki metinler ise toplumsal dinamiklerle şekillenir. Bugünkü haliyle LGBTİ+’lara yönelik koruyucu ve önleyici yasalar kapsayıcı olmadığı gibi LGBTİ+’ları bir tür görünmezlik rejimine tabii tutmaktadır. Oysaki cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılığın temel insan hakları ilkelerine girdiği noktada eşitlik ilkesine bir adım daha yaklaşacağız. LGBTİ+’lara yönelik ayrımcılık karşıtı yasaların varlığı, LGBTİ+ mahpusların hem yargı hem de ceza infaz süreçlerinde ayrımcılığa uğramalarının da önüne geçecektir. Zira bugün uygulandığı haliyle LGBTİ+’lar kimlikleri dolayısıyla ceza içinde ceza çekmektedir. Sağlıklı, genç, natrans heteroseksüel erkeklerin dahi pek çok bürokratik ve yapısal sorunla karşılaştığı Türkiye hapishane sistemi, söz konusu LGBTİ+ mahpuslar olduğunda içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Hali hazırda kapasite ve altyapı açısından yetersiz olan Türkiye hapishanelerinde gözden çıkarılabilecek ilk popülasyonlardan biri LGBTİ+’lardır. “Güvenliğiniz” izolasyonla sağlanır, iyi haliniz ise geleneksel topluma yapısına uyumunuz ve erişiminizin kısıtlandığı sosyal aktivite ve iş olanaklarıyla değerlendirilir.[2] Bu bağlamda Yogyakarta ilkeleri LGBTİ+ mahpusların ceza infazlarının ayrımcılıktan uzak ve eşit şekilde gerçekleşmesi adına kılavuz olabilir. Bu ilkeler arasında özellikle aşağıdaki başlıklar ceza infaz sistemiyle doğrudan ilişkilendirilebilir ve LGBTİ+ mahpusları ayrımcılığa karşı koruyan ve haklarını gözeten uygulamalara alan açabilir: 

Adil yargılanma hakkı (8. İlke): Herkesin cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği esaslı ayrımcılık olmaksızın yasa ile kurulmuş yetkin, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede, bir davada veya kendilerine yönelik bir cezai suçlama durumunda adil ve kamuya açık bir mahkeme oturumunda bulunma hakkı mevcuttur.

Özgürlüğünden Alıkonulma Koşullarında İnsanca Muamele Hakkı (9. İlke): Özgürlüğünden mahrum bırakılan herkes insani ve insan onuruna yakışır şekilde muamele görecektir. Cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet insan onurunun ayrılmaz unsurlarıdır.

İşkence ve zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya maruz kalmama hakkı (10. ilke) : Herkesin, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği ile ilgili sebepler de dahil olmak üzere, işkenceye ve zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezaya maruz kalmama hakkı vardır.

Eşitlikten neyi anlıyoruz?

Tüm mahpusların aynı haklara sahip olduğu koşullar “eşitlik” adı altında adaletsiz bir ceza infaz sürecini ortaya çıkarır. Çünkü eşitliğin temsil ettiği yaklaşımda tahayyül ettiği yurttaş belli bir kesimi kapsar. Herkesin eşit olduğunun varsayıldığı, ancak bazılarının daha eşit olduğu bir düzlem. Oysa ki nasıl bireyler kendilerini var eden ve içinde anlam kazandıkları toplumdan ayrı düşünülemez ise, konu haklarımız olduğunda da aynı yolla ilerlemek gerekir. Farklılıklarımızla ve benzerliklerimizle bir arada yaşamak, bu yaşamın herkes için insan onuru ve haysiyetine yaraşır olması da hepimizin sorumluluğudur. Türkiye’de LGBTİ+’lar geleneksel destek mekanizmalarından mahrum bırakılan ötekiler arasındalar. Eşitlik, eşit koşulları aramamalıdır, farklılıklarımızla harman bir şekilde eşitlenmeyi amaçlamalıyız. İdeal vatandaşı tekil bir özne ve toplumsal bağlarıyla değerlendirmek yerine aile, akrabalık ilişkileri ve cis heteroseksüel ilişkilenme etrafında kurguladığımızda bu kalıba sığmayan bireylerin eşit hak ve sorumluluklara sahip olduğunu söyleyemeyiz. Bu normatif düzlemde sizi duygusal, sosyal ve ekonomik olarak destekleyerek bir yetişkin olarak topluma kazandırması beklenen kurum ailedir. Bu amaca yönelik devlet politikalarıyla çevrili bir sistemde yaşamaktayız. Halbuki atanmış ailenizin denklemde olmadığı koşullarda bu sosyal, ekonomik ve psikolojik destek mekanizmalarından maruz bırakılırsınız. Bu durum ceza infaz sisteminde çeşitli şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Örneğin telefon hakkınız aile ve hısım akrabayla sınırlıdır, bu aile bireyleriyle ilişkiniz iyi değilse ya da kimsesizseniz o zaman dış dünyayla kısıtlı iletişim yöntemlerinizden birisi böylece tamamen ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla telefon hakkının ne ifade ettiği, neden mahpusların aile ve hasım akrabalarıyla sınır olduğu tekrar değerlendirilmediği koşulda eşitlikten bahsetmek mümkün olmayacaktır. Bu bağlamda LGBTİ+’ların anayasal tanınırlığı, eşitlik ilkesinde kapsama alınması mahpuslara tanınan temel hakların da tekrar gözden geçirilmesine imkan sağlayacaktır. Anayasal tanınırlıkla başlayarak ceza infazı bağlayan bütün yasa, kanun, mevzuat ve tüzüklerin LGBTİ+ özneleri kapsayıcı bir yerden kurgulanması potansiyel bir eşitliğin önünü açacaktır.  

Peki LGBTİ+’lara yönelik ayrımcılıklara son vermek için yasa/lar yeterli olacak mıdır? Tabii ki de hayır. Tıpkı öteki ayrımcılık türlerinde olduğu gibi ayrımcı pratikler sosyal pratiklerimizin derinine işlemiştir ve bunları değiştirmek zaman, sabır ve kaynak ister, en nihayetinde bu bir toplumsal değişim talebidir. Ayrımcılığa karşı yasalarda cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılıkların tanınması öncelikle yıllardır görmezden gelinen ayrımcı pratiklere işaret etmek demektir. Bu sebeplerden dolayı Yogyakarta ilkeleri aynı zamanda devletlerin de alması gereken sorumlulukları sıralamışlardır. Bu sorumluluklarla ilgili olarak KaosGL ve PembeHayat’ın ortak yayınladığı Türkçe çeviriyi inceleyebilir, bu sorumlulukların güncel listesine ise Yogyakarta’nın sitesindeki ingilizce kaynaktan ulaşabilirsiniz. 

HDP Heyeti Aralarında Bir LGBTİ+ Mahpusun da Bulunduğu Dört Hasta Mahpusla İlgili Açıklama Yaptı

Gazete Duvar’dan Burcu Özkaya Günaydın’ın 2 Kasım 2021 tarihli haberine göre HDP heyetinin 1 kasım tarihinde İskenderun T Tipi Cezaevi’ne ziyaret gerçekleştirmiş, heyet burada hasta mahpusların durumuna dair bilgi almıştır. Ziyaret sonucunda bir an önce hasta mahpusların tedavilerinin yapılması talep edilmiştir. Milletvekilleri Fatma Kurtulan, Tülay Hatimoğulları ve HDP Hukuk Komisyonu Üyesi Mehtap Sert’in de yer aldığı heyet aralarında buerger hastası (atardamar tıkanıklığı) LGBTİ+ mahpusun da bulunduğu dört mahpus hakkında bilgi aldıktan sonra mahpusların yaşadığı sorunlar hapishane idaresine aktardıklarını belirtmiştir. Ziyaret sonrası İskenderun T Tipi Ceza İnfaz Kurumunda tutulan mahpusların koşulları, talepleri, hapishane yetkilileri ile yapılan görüşme raporlaştırılacağı, meclise sunulacağı ve Adalet Bakanlığı ile görüşme yapılacağı aktarılmıştır.

Haberin tam metnine linkten ulaşabilirsiniz : https://www.gazeteduvar.com.tr/hdp-heyeti-hasta-tutuklarin-tedavileri-derhal-yapilmali-haber-1540460

LGBTİ+ mahpuslara tecrit ve izolasyon

Hamdullah Yağız Kesen‘in 5 Kasım 2021 Tarihinde HaberGüven’e yazdığı haberi sizlerle paylaşıyoruz:

En temel haklar yok sayılarak tecrit için tecrit

ADANA – LGBTİ+ tutukluların tek hücrede tutularak, en temel haklardan yoksun bırakıldığını ifade eden Avukat Mehtap Sert, tutukluların tek hücrede tutulmasını insan hakları ihlali olarak niteleyerek, hak gaspının sona ermesini istedi.

Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye’de 7 çocuk kapalı ceza infaz kurumu olmak üzere toplam 369 ceza infaz kurumu bulunmakta olup, bu kurumların kapasitesi 251 bin 229 kişilik. Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks (LGBTİ+) tutukluların sayısı 2013 yılı Temmuz ayı verilerine göre Türkiye’nin 18 ayrı cezaevinde 79, Mayıs ayı 2014 verilerine göre ise 95 idi. Bakanlık uzun süredir bu konuda açıklama yapmaması nedeniyle güncel tutuklu sayısı ise bilinmiyor.

TEK KOĞUŞLU YER ANTALYA

LGBTİ+’lar cezaevlerinde ya karma koğuşlarda ya da güvenlik gerekçesiyle tek kişilik hücrelerde tutulurken, en temel haklarından da yoksun kalıyor. Sadece Antalya L Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutulan LGBTİ+’lar kendi koğuşlarında kalırken, diğer cezaevlerinde ise bu durumda LGBTİ+’lar için yaşam daha da zorlaşıyor. LGBTİ+’ların tek hücrede tutulduğu cezaevlerinden birisi de Alanya L Tipi Kapalı Cezaevi ve İskenderun T Tipi Kapalı Cezaevi’dir.

Diğer tutukluların tabi tutulduğu hak ihlallerinin yanı sıra LGBTİ+’lar; cinsiyet geçiş operasyonlarının engellenmesi, beyanı dikkate alınmadan sadece kimliğinin rengine bakılarak erkek veya kadın cezaevine gönderilmesi gibi hak ihlallerine maruz kalıyor.

‘HER ALANDA CEZALANDIRILANLAR LGBTİ+’LARDIR’

Biz Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Araştırmaları Derneği Başkan Yardımcısı Avukat Ahmet Çevik, LGBTİ+’ların diğer tüm tutuklu ve hükümlüler gibi haklara sahip olması gerekirken; Anayasal’da LGBTİ+’ların toplumuna yönelik eşit yasalar ve tanınma durumu bulunmadığını, bu nedenle şiddet hak ihlallerine maruz kaldığını vurguladı. LGBTİ+ olmanın hazır  tüzük ve yönetmeliklerde cezalandırma yöntemi olarak yer aldığına işaret eden Av. Çevik, LGBTİ+’ların toplumda cezalandırılan konumda olduğuna değindi. Cezaevlerinden de LGBTİ+’ların ciddi hak gasplarına uğradığını paylaşan Av. Çevik, sadece Antalya L Tipi Kapalı Cezaevi’nde LGBTİ+’ların kendilerine has koğuşlarının olduğunu ancak diğer cezaevlerinde ise güvenlik gerekçesiyle tek hücrede tutulduklarını dile getirdi.

Av. Çevik, “LGBTİ+’lara özgü bir cezaevi yok ama  yapılması düşünülüyor. Tecrit niteliğinde olduğu için doğru bir uygulama da değil çünkü yapılması gereken ayrı bir hapishane inşa etmek yoluyla ayrımcılığı kurumsallaştırmak, mahpusları ve yakınlarını damgalamak, mahpusları sosyal yaşam alanlarının dışına taşımak, onları sürgün etmek, ek bir cezalandırmaya tabi tutmak değil. Onların tutulduğu hapishanelerde ayrımcılık ve güvenlik sorunlarını çözmeye çalışmak insani şartlarda  cezaların infazına yönelik  olmalıdır” şeklinde konuştu.

‘ÇÖZÜMSÜZLÜKTEN HÜCRESİNİ YAKTI’

Avukat Mehtap Sert, İskenderun T Tipi Kapalı Cezaevi’nin LGBTİ+’ların tutulması için koşul şartlarını taşımadığını, cezaevine getirilen LGBTİ+’ların güvenlik gerekçesiyle tek kişilik hücrelere konulduğunu dile getirdi. Av. Sert, “Bakanlığın hangi gerekçe ile değişik illerden 9 tane LGBTİ+’yı İskenderun T Tipi Kapalı Cezaevi’ne taşıdığı bilinmemektedir. LGBTİ+’lar en temel anayasal haklarını kullanamamakta ve en ağır tecrit koşulları yaşamaktadır. Çünkü hücrede aslında haklarında böyle bir karar olmamasına rağmen hücre koşullarına tabi tutuluyorlar. Mesela havalandırma ya 1 saat çıkabiliyorlar.

Dezavantajlı olmalarının yanı sıra yaşadıkları tecrit koşulları yaşamlarını zorlaştırıyor. Sürekli protesto ediyorlar. Gürültü, cinsel içerikli konuşma vs. Bu durum kendilerini gerginleştirdiği gibi diğer hücrede kalanlar içinde sorun oluyor. Onlarda uyuyamıyor, kitap okuyamıyor. Tam bir kısır döngü yaşanıyor. Çözümsüzlükten Ş.Y. isimli LGBTİ+ hücresini yaktı. Sonuçta can kaybında olabilirdi. İskenderun T Tipi Cezaevi bu konuda karar alma mekanizması olmadığı için HDP heyeti olarak yaptığımız görüşmede Adalet Bakanlığı nezdinde bu hususun çözülmesi için gereken başvuruların yapılmasını da bizden talep ettiler.

LGBTİ+’ların hücrede tecrit koşullarının yaratılması insan hakları ihlalidir. Hücrede kalmalarını gerektiren bir suç işlemedikleri halde hücre koşullarına tabi tutulmaktadırlar. Bu hukuksuzluğa son vermek için ya LGBTİ+’lar özel olarak yapılan cezaevlerine taşınması ya da İskenderun T Tipi Kapalı Cezaevi’nde onlara uygun koğuşların en kısa zamanda hayata geçirilmesi gerekmektedir” dedi.”

Eski Mahpuslar Cihan Erdal ve Can Memiş Anlatıyor IV

Bölüm 4: Mahpusların dünyaya erişimi

COVID-19 pandemisi tüm dünya çapında online eğitime ve online çalışma düzenine geçilmesi hız kazandı. Dünya uzaktan yaşamaya alışırken hapishaneler gibi kapalı alanlar bu değişimden uzak kaldı. Söyleşimizin dördüncü bölümünde Cihan’la ve Can’la mahpusların dış dünyaya erişimlerine dair konuştuk.

Son olarak toparlama adına, pandemi sürecinin hapishaneleri nasıl etkilediği, pandemiyle dünyaya online eğitime geçildi hapishanelerde bunların bir karşılığı olmadı sizlerin de söylediği gibi, peki sizin bunlara bir öneriniz var mı? Kitap, dergilerin dış kantinden alımına yönelik bir şeylerden bahsettiniz peki gazeteler söz konusu olduğunda süreç nasıldı?

Cihan Erdal (CE): Dergilere erişmek neredeyse imkansız, hapishanenin bize ilettiği bir dergi listesi var. Bir sosyolog olarak okumak isteyebileceğim bir ya da iki şey bulabileceğim bir listeydi. Toplumsal tarih dergisi vardı o liste içerisinde. Onun dışında idare ve gözlem kurulu kararı gerekiyor. Onun haricinde Cogito gibi bir akademik dergiyi ya da yapı kredi yayınlarından çıkan kitaplık diye bir dergiyi alabilmek mümkün değil. Bu talepte bulunduk ancak olumlu olmadı. İlettiğimiz dergi taleplerini reddettiler, ısrarla denesek de. Cevap olarak da talep ettiğimiz dergilerin kendi listelerinde olmadığı söylendi. Dolayısıyla tutukluluğumuz boyunca bırakın politik dergileri, akademik dergilere dahi erişimimiz olmadı. Gazeteler konusunda da işin bir de ekonomik kısmı var. Her ayın sonunda abone olmak istediğiniz gazeteye yönelik dilekçe veriyorsunuz ve o ay başında sizin bütçenizden kesiliyor. Ama erişemediğiniz gazeteler de var. Örneğin Evrensel Gazetesine abone olamıyorsunuz. Erişim hakkınız olan gazetelerde de kısıtlamalar söz konusu.

Pandemi süreci eğitim hakkımızı doğrudan etkiledi. Somut olarak örnek vermem gerekirse, benim doktora jürimde yer alan akademisyenlerden birisi eski yüksek lisans danışmanım. Benimle düzenli olarak tezimle ilgili görüşme yapmak adına hem hapishane yönetimine hem de infaz hakimliğine başvuruda bulundu. Bu başvurulardan pandemi gerekçe gösterilerek olumsuz yanıt aldık. Ben çıkıncaya kadar o süreç uzadı ve bir yanıt da alamadık. Dışarıdan insanlarla, akademik danışmanım ya da jüri üyelerimle pandemi koşulları gözetilerek dahi temas kurmam pandemi sebebiyle kabul edilmedi, reddedildi. Bu bir gerekçeydi. İnsanların eğitim haklarından yararlanmalarına yönelik bir kolaylaştırmadan çok engelleme söz konusuydu. Umarım artık tekrar yaşamayı ve pandemiyi geride bırakırız. Önemli olan pandemiyi geride bıraktığımızda, bu süreçte normalleştirilen olağanlaştırılan uygulamaların değişmesi, OHAL’de yaşadıklarımızı pandemi gerekçesiyle yaşamaya devam ettik. Bu süreci izlemek, bu konuda uyanık olmak ve değiştirmek için ısrarcı olmak gerekiyor.

CİSST’in gönderdiği kitaplardan, Hapiste LGBTİ+ olmak bir de Mahpus Hakları El Kitabı vardı, o iki kitapçığı edinemedim. İlk gerekçeleri kotamızın dolu olmasıydı, daha sonra biz kotamız boşaldığında onları alalım emanete geçilsin dememize rağmen o kitapçıkları alamadık. Daha önce de basına yansıyan mektupların iletilmemesi durumu var. Bianet’ten Lara’nın benimle röportaj talebi olmuştu ve bu röportaj ile ilgili olarak yazdığı sorular bana teslim edilmedi. O dönem de duyduğum kadarıyla bu durum gündem olmuştu. Sorular içerisinde LGBTİ+ bir mahpus olmamla ilgili olarak soruların mevcut olmasının o söyleşi sorularının bana verilmemesinde önemli bir etken olduğunu idrak etmiş olduk. Yine yalnızca gazetecilerle mektuplaşmalarımız değil, diğer arkadaşlarımızla, dostlarımızla mektuplaşmalarımızda da sorunlar yaşayabiliyorduk. Mektupların bize geç teslim edilmesi bazı mektupların ulaşmaması ya da mektuplarla birlikte gelen bazı küçük, hiçbir zararı olmayacak, bir küçük çiçeğin, bilekliğin anı olsun, hatıra olsun diye gönderilen çok küçük eşyaların hiçbir zaman bize verilmediğini görmüş olduk. O mektupları inceleyen heyet ve hapishane yönetiminin son derece keyfi uygulamalarıyla işleyen bir süreç vardı.

İnfaz memurlarının tavırlarıyla ilgili bir yorum yapabilirim. Bizim davamız çok göz önünde bir davaydı. Belki de bunun bir ölçüde avantajını yaşadık, daha doğrusu daha kötü muamelelere maruz kalmadık anlamında söylüyorum bunu. Zaman zaman infaz koruma memurlarının kaba, bizi küçük düşürmeye çalışan küçük ve yalnız hissettirmeye çalışan tavırlarıyla da karşılaştık. Ve her maruz kalışımızda elbette susmadık ve karşı çıktık bu duruma. O tavrın devam etmemesi için ise küçük çaplı bir tavır geliştirdik. Bu aslında zaman zaman yaşanan bir olaydı ama infaz memurlarının ruh hallerine göre değişen münferit olaylar olarak değerlendirilmemeli. Hapishanelerde tutuklu ve hükümlü insanlar halen daha küçük düşürücü, insanların onurlarını kırmaya çalışan, onların morallerini bozmaya çalışan, psikolojik şiddet olarak ifade edilebilecek uygulamalara maruz kalıyorlar. Bir de bunların küçük yoğunluklu, küçük örneklerine tanık olduk. Bu davranış biçimleriyle mücadele ettik.

“Bana gelen bir kargoya dair nasıl ben haberdar edilemem?”

Can Memiş (CM): Örneğin radyo kanalları çok kısıtlıydı, farklı tarzdaki müzik türlerine erişim konusu sıkıntılıydı. Ve bu konuda hiçbir girişim yapılmadı. Mektuplarla gelen bazı şeyler alınmıyordu, resimler dahi alınmayabiliyordu. Bazen alınıyor bazen alınmıyordu hatta. Bazıları alınıyor bazıları alınmıyor, neye göre karar veriliyor anlayabilmiş durumda değilim. Dergiler konusunda da sadece akademik yayınlara yönelik değil, lirik dergiler, kültür sanatla alakalı dergiler de olmak üzere hiçbiri yoktu bu liste içerisinde. Bazen gazetelerimiz gecikiyordu, özellikle hafta sonları. Bir ara akşama doğru geldiği oluyordu. Bazı hapishanelerde bir gün sonra verildiği oluyormuş. Merkezi kütüphanelerden, Ankara’da İstanbul’da bulunan bazı kütüphaneler var onlardan yararlanmak imkansızdı. Örneğin bir yayınevi kitap göndermiş, benim haberim yoktu, tam dışarı çıkmamdan bir ay önce olan bir olay bu. Benim haberim yok, kargonuz geldi haberiniz olsun, alamadık çünkü kitap kotanız doldu gibi bir bilgi de gelmedi, tahliye olduktan sonra o kitapları aileme vermişler. Bana gelen bir kargodan nasıl ben haberdar olmam, bilgisi verilmez, kotam dolu dahi olsa bu bilginin bana verilmesi gerekiyor, aileme verilecekse de bunun benim bilgim dahilinde olması gerekiyor.

“Puan sistemi çok sıkıntılı”

Puan sistemi çok sıkıntılı, biz tutuklu statüsünde olduğumuz için pek etkilemedi ama bir mantığın değişmesi açısından bizi etkiledi bence. Uzun yıllar hapishanede kalanlar için çok tehlikeli ve çok riskli bir durum. Maruz kaldığımız pek çok şeyle de çelişkiler bulunduruyor, hangi kitabı okuduğumuz kaç kitap okuduğumuza dair bize puan vereceklermiş. Ama kütüphaneden kitaba erişemiyorsun, eriştiğin noktada pek çok kısıtlamaya maruz kalıyorsun. Eğitim hayatınla ilgili pek çok sınırlandırmaya maruz kalıyorsun ama eğitiminle ilgili de puan verilecekmiş. Bu sistemin kendisi değiştirilmesi gereken bir sistem. Umarım geri dönüşü olur, iptal edilir. Pek çok mahpusun bu konuda çok sorun yaşayacağını, özellikle tahliyeleri yaklaşan mahpuslar için bu durumun artan tehdit ve sıkıntılara yol açabileceğini düşünüyorum. İKM’lere insan hakları eğitimi geliyor diye haberler vardı. Açıkçası şüpheliyim bu eğitimin eğitim hakkı, sağlık hakkı, bilgiye erişim hakkı gibi haklar konusunda nasıl bir süreç işleyecek. Koşullar nasıl değişecek? İKM’lerin mahpuslara bakış açısında nasıl bir değişiklik yaratacağı konusunda şüphelerim var. İnsan hakları eğitimi şart tabii ki. Bütün bu bahsettiğimiz sorunların çözümlerine yönelik birtakım uygulamaların gelişmesi adına çok önemli ancak burada sivil toplum ve insan hakları savunucuları nasıl dahil olacak önemli bir soru. Çok da etkili olamayacağı konusunda şüpheliyim.

Online eğitim konusunda üniversitelerin sorumluluk alması gerektiğini düşünüyorum. Tutukluyu kaderine, hapishanenin tavrına teslim etmemeleri gerekir. Akademinin tavrı önemli bu noktada. Hem öğrencisine sahip çıkmalı hem de öğrencisinin eğitiminin aksamaması konusunda inisiyatif almalı. Olması gereken bu. Hapishanede bir öğrencin var, her ne sebepten olursa olsun sen de imkanlar sağlamaya çalışmalısın.

“Türkiye’de infaz mantığının da değişmesi gerekiyor”

Türkiye’de infaz mantığının da değişmesi gerekiyor. Ufak tefek genelgeler, infaz hakimliğinden gelen kararlardan ziyade, cezalandırıcı değil, onarıcı ya da başka tür adalet tartışmalarının hayata geçirilebileceği bir infazın yönetimi olması lazım. Mesele bireysel değil çünkü, bir İKM’nin bireysel tavrından çok sistemin kendisi yasaklar koyuyor ve bu koyduğu yasaklar senin hayatını sürdürmene engel oluyor. Mental olarak da hayatta kalabilmen adına sıkıntı yaratıyor. Oradaki gündelik hayatın kurgulanışına kadar pek çok husus için bu böyle. Bir genç için, özellikle bu yüksek güvenlikli yeni açılan hapishaneleri ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahkumlar için açılmış, ki onlar için de, herkes için çok ağır bir rejimken, şimdi tutuklular da oralarda kalıyorlar. Hali hazırda mahkumlar için çok ağır olan bir sistem tutuklulara da dayatılıyor. Özellikle genç yaştaki insanlar için tahribatı çok fazla. Belki kurumsallaşmaması belki de konsept hapishaneleri olmaları sebebiyle bu tür sıkıntılar çıkıyor. Pandemi meselesi tabii ki dışarıda da insanları etkiledi ama pandemiyi bir engel olarak değil bir takım olanakları nasıl genişletebiliriz diye düşünmek gerekir. Pandemi var bu da yasak, bu da imkansız, bu da olmaz demek yerine bunların alternatifleri ne olabilir, mahkumlar ve mahpuslar bu ihtiyaçlarını pandemi koşullarında nasıl karşılayabilirler diye düşünmek gerekir. Bu da tabi çok daha merkezi bir yerden hayata geçmesi gereken bir şey sadece bir hapishane türünün istemesiyle de olabilecek bir şey değil. İnfaz sisteminin buna göre değişmesi gerekiyor.

Ben sizlere teşekkür etmek istiyorum, bu iki tutukluluk sürecimde de sizlerden destek gördüm. Mevzuatın paylaşımı, Adalet Bakanlığına başvurulması, teknik konular, iletişimde kalma hali,  bana epey iyi geldi. Bütün ekibe teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Çok kişisel olacak belki ama ben kısa süreli hapishane anılarımın uzun uzun konuşulmasını antipatik buluyorum ama CİSST’in, hapishanelerde, infaz sisteminde yapmış oldukları çabalar o anlamda çok kıymetli benim için. Çok daha iyi koşulların yaratılması adına görünürlüklerin oluşturulması, imkanların doğması. OHAL’den bu yana yaşananları kayda almak dahi, o süreçte yaşananları çok kıymetli bence. Başvuruların yapılması takiplerin yapılması çok önemli. Cihan da ben de yıllardır hapishanede kalan mahpuslarla tanıştık, onların maruz kaldıkları hak ihlalleri ayrımcılıklar, eziyetlere varan uygulamalar hakikaten çok ürpertici seviyelerde. Uzun yıllar hapishanelerde kalmak durumunda olan insanlar için hayat gerçekten çok zor. Benim için o süreç belki bir noktada bir hapishane macerası gibi kaldı ama onlar için bir hayatın dönüşümü ve yeni bir hayatın kurgulanışı anlamına geliyor. Bu tarz girişimlerin onların hayatlarını değiştirebilecek girişimler doğurması umudunu taşıyorum.

CE: Pandemi döneminde daha uzun yıllardır hapishanede olanlar için çok daha çarpıcı bir deneyimdi belki ama pandemi döneminde sosyal faaliyetlerden yararlanamama durumu, spor faaliyetinden yararlanamama, odasından çıkamama, herhangi bir kursa devam edememe hali ziyaretçilerinle görüşme sıklığının azalması o tutulduğunuz küçük odada koğuştan saatler boyu, bir avukat ya da aile ziyareti gelmediyse o küçük odadan, alandan çıkamıyorsunuz. Çok zor bir durum. Tecrit içinde tecrit, ceza içinde ceza aslında. Bu durumun bir an önce düzelmesi gerekiyor. Evet Türkiye’de aşılanma yavaş ilerliyor ama buna rağmen içeride aşılarını olmuş insanların, tutukluların, hükümlülerin, bir an önce bu haklarından yararlanmaya başlaması gerekiyor. Bu konuda da yavaş ilerleyen hatta ilerlemeyen bir süreç olduğunu da görüyor ve biliyoruz, pandemi nasıl ilerleyecek, bu süreç bitecek mi ilerleyecek mi bilemiyoruz. Bu konudaki duyarlılığımızın devam etmesi ve içeride olan insanların bu haklarını bir an evvel kullanabiliyor olması son derece önemli. Ben de Can gibi sizlere çok teşekkür ediyorum. İçerideyken mektubunuzu almak, bu konuda uzman bir derneğin yanınızda olduğunu bilmek gerçekten güç vericiydi, tekrardan teşekkürler. Şartlar değiştiği ama aynı zamanda insanların daha fazla tutuklanmadığı, hapishane görmediği bir ülkeye doğru ilerleriz. Enerjimizi çabamızı daha başka şeyler için harcarız.

Özge Akyüz: Ben de sizlere teşekkür ederim, hapishane yaşamı içerisinde içerisi çok bilinmeyen bir alan bu sebeple sizle yaptığımız bu röportaja çok önem veriyoruz. Pek çok konuya değindiniz, bizim için günlük olan pek çok şeyin içeride nasıl ilerlediğini anlattınız, yemek içmek, ders çalışmak gibi. Dışarıdaki insanların bunu anlaması açısından çok önemli.

Meriç Doğan: Özellikle ceza infaz sistemi içerisindeki mahpusların eğitim seviyesiyle ilgili bir ön yargı mevcut ve bu bağlamda da bir örgün lisans, yüksek lisans ya da doktora öğrencisinin içeride ne tür zorluklar yaşadıklarını anlatmış oldunuz, öte yandan ceza infaz sisteminin bu öğrencilerin eğitimlerini devam etme istekleri karşısında ne kadar da hazır olmadıklarını göstermiş oldunuz. O yüzden bu yaşadığınız deneyimin az ya da çok olmasının önemi yok bence, tematik bağlamda baktığımızda içeride olan ve olma ihtimali olan bütün öğrenciler ve LGBTİ+ mahpuslar adına bir deneyim aktarımı olduğuna inanıyorum.

22 Ekim 2021

Proudly powered by WordPress | Theme: Baskerville 2 by Anders Noren.

Up ↑