“Trans mahpuslar: Cezaevi koşulları, hak ihlalleri, mücadele yöntemleri”

Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20-23 Mayıs 2021 tarihinde düzenlediği Salgın Sonrası Dönemde İnsan Hakları Gündemi sempozyumunda Hazal Akpınar’ın “Trans mahpuslar: Cezaevi koşulları, hak ihlalleri, mücadele yöntemleri” başlıklı sempozyum bildirisi Türkçe ve İngilizce olarak yayınlandı.

Bildirinin sonuç bölümü aşağıdaki gibi:

“Bazı durumlarda örgütler ve aktivistler bir kişinin ya da grubun yaşadığı bir hak ihlaline anlık tepki vererek onu anında çözmeyi hedeflemektedirler. Ancak mektupların gecikmesi ya da cezaevinden bilgi alınmaması bu doğrudan müdahaleyi zorlaştırmaktadır. Yukarıda da belirtildiği gibi mektupların geç ulaşması ya da hiç ulaşmaması hak savunusunun niteliğini ve doğrudanlığını etkilemektedir. Bilginin dışarı çıkmaması aktivistleri ve kurumları cezaevinde yaşananlara dair karanlıkta bırakmaktadır ve etkili bir savunu geliştirilmesini engellemektedir. Çoğu durumda avukatı ya da vasisi olmayan kişi yaşadıklarını kamusallaştıramamakta, doğru bir mücadele örgütlenememektedir. Bu durumda da mahpuslar bir hak ihlali döngüsünün içinde kalmaktadırlar.

İletişimden kaynaklanan aksamalar, sıkıntılar ve cezaevinin sansür mekanizması hak ihlallerine doğru zamanda müdahale etmeyi, bunları kamusal alana taşımayı ve mahpusun yaşam koşullarını düzeltmeyi engellemektedir. Öte yandan faillerin cezasız kalmasına ve mahpusun failin nefretine daha açık hale gelmesine neden olmaktadır. İkili cinsiyet sisteminin yarattığı zorluk, trans medikalizm ve cezaevinin trans mahpusların güvenliğini sağlayamaması nedeniyle verilen mücadeleler nihayete erememektedir, kazanım sağlanamamaktadır. İletişimden kaynaklanan zorluklar hak mücadelesinin kamusallaştırılmasını zorlaştırdığı için devlet ve kurumlar üzerinde etkili bir baskı oluşturulamamaktadır ve trans mahpuslar cezaevinde kendi başlarına kalmaktadır. Devlet LGBTİ+ mahpuslar özelinde bir çözüm yolu geliştirmemektedir.

Son yıllarda, yani 2015’ten beri bir pembe hapishane, LGBTİ+ hapishanesi yapımı gündeme gelmiştir (Demirbaş 2016; Koyuncu 2015). Güvenlikleri ve refahları bahane edilerek cis- heteroseksüel olmayan herkesi bir hapishaneye koymak gibi bir çözüm ortaya atılmıştır. Çalışmamdan çıkan sonuca göre LGBTİ+ mahpuslar için bir cezaevinin olup olmaması gerektiği sorusuna şu şekilde cevap verilebilir:

Öncelikle esas sorun cezaevinin kendisi, yani onun örgütlenişidir (Foucault 2015). Cezaevlerinin yönetiminde ve işleyişinde en göze çarpan özellik keyfiliktir. Yasal boşluklar, mesela nefret suçunun tam olarak tanımlanmamış olması, transları kapsayıcı koruyucu bir yasa olmaması cezasızlığa neden olmaktadır. Buna bir de cezaevinin bilgi paylaşma konusunda isteksiz olması ve şeffaf olmaması eklenince cezaevleri dokunulamaz ve nüfuz edilemez katı bir yapı haline gelmektedir. Cezaevlerinin kapalılığı, nüfuz edilemezliği ve şeffaf olmaması yanında bir diğer özelliği de devletin dışında bir devlet gibi işlemesidir. Gardiyanlar cezasızlık, korunma ve yönetimdeki keyfi uygulamalar nedeniyle kendilerini adaleti sağlayan ve cezayı veren kişiler olarak görmektedirler ve bu şekilde davranmaktadırlar. Gardiyanları, yönetimi dahi LGBTİ+ kişilerden oluşturulmuş bir cezaevinde nihayetinde bu iktidar yapısı korunacaktır ve yeniden üretilecektir. Translığın kültürel inşası cezaevi içerisinde yeniden kurulacaktır.

Öte yandan sadece LGBTİ+ mahpusların yerleştirildiği, “işaretlenmiş” bir hapishane onları dışarıdan gelebilecek şiddete daha açık kılmaktadır. Zaten kamusal alandan dışlanan transların böylece tekrardan bir ayrımcılığa ve yalnızlaştırmaya maruz kalmaları ve toplumdan dışlanmaları tehlikesi ortaya çıkacaktır.

Devletin makro politikaları cezaevinin mikro politikasını etkiler. Örneğin İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi ve devletin “LGBTİ’ler yoktur” söylemi cezaevindeki mahpusları da şiddetin ve ayrımcılığın (ve yok saymanın) hedefi haline getirmektedir. Çünkü devletin söylemleri transfobiyi beslemekte ve cezasızlığın teminatını vermektedir. Bir LGBTİ+ hapishanesi devlet nezdinde onların kabul edilmesi değil, aksine izole edilerek kapatılmasıdır.

Trans mahpuslar ele alındığında, FB’nin belirttiği gibi, “katmanlı bir ötekilik” ve dolayısıyla “katmanlı bir maruz bırakılmışlık” mevcuttur. Kapatılma halinin yanında cinsiyet kimliklerine yönelik bir baskı, transfobi kaynaklı şiddet ve kötü muameleye maruz kalmaktadırlar. Sosyalleşebilecekleri, kendilerini ifade edebilecekleri bir yer olmadığı gibi bedenlerine de müdahale edilen, bedenleri biçimlendirilen mahpuslar olmaları bakımından trans mahpusların durumu kendine özgü yanlar içermektedir. Transların deneyimlerini şekillendiren tahakküm yapısı genital temelli yerleştirme ve sınıflandırma, translara yönelik şiddetin ve baskının cezasız kalması gibi sebeplerden dolayı eşzamanlı, çok yönlü ve katmanlıdır. Onları merkezine alan bir mücadele de mahpusları analitik bir yapıya yerleştirmeden, farklı mahpusluk durumları göz ününe alınarak geliştirilmelidir. Eşitlikle birlikte farklılığın da vurgulanması gerekmektedir. Çünkü sabitleşmiş kimlik kategorilerini ve göstergeleri reddederken bir üst- kimlik olarak translığın kurulması ve yerleştirilmesinden kaçınmak önemlidir.

Kaynakça

Demirbaş, H. B. 2016. Türkiye’de LGBTİ Mahpus Olmak. İstanbul: TCPS Kitaplığı.

Foucault, M. 2015. Hapishanenin Doğuşu. Çev. Mehmet Ali Kılıçbay. İstanbul: İmge.

Koyuncu, R. 2015. Voltaçark. İstanbul: Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği. “

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Proudly powered by WordPress | Theme: Baskerville 2 by Anders Noren.

Up ↑